TURAN JEOPOLİTİĞİ

Altaylardan Tunaya

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Masalın Meta-tarihsel Kökenleri Hakkında

E-posta Yazdır PDF

VICTORIA SOMOFF
Tercüme: Kadir Yılmaz

Halk hikâyelerinin gerçek dünyasında, Tanrı her şeyi bir düzen içinde tanzim etme ihtiyacı duymasa da, bu düzen kendiliğinden gerçekleşir.

Max Luthi

 

Türler teorisinin başlıca sorunlarından biri, bazı benzer özellikleri paylaşan iki farklı türün arasındaki sınırın nerede başladığı hususudur. Aslında çok fazla büyütülmemesi gereken bu sorun, Grimm Kardeşlerden beri bütün folklor araştırmacılarının aralarındaki inkâr edilemez benzerlikleri kabul etmelerinden ötürü,  efsane ve halk hikâyesi gibi iki tür arasındaki farkı tefrik etmek istediğimiz zaman hayatî bir konuma yükselir.  

Efsane ve halk hikâyesi arasında belirgin bir sınır çizmenin zorluğu, folklor teorisinde çeşitli yanlış anlama vakalarını da beraberinde getirmektedir. Bu vakalardan belki de en ünlüsü, Propp ve Levi-Strauss arasında vuku bulmuş olan üzerinde çalışılan malzemenin hangi türe ait olduğu konusundaki anlaşmazlıktır. Levi-Strauss’a göre efsane ve halk hikâyesi arasındaki fark, niteliksel olmaktan ziyade bir “derece farklılığı” olarak kabul edilmelidir: “Hikâyeler, aynı zıtlıkların daha küçük bir ölçekte aktarıldığı minyatür efsanelerdir ve bu durum, hikâyelerin ilk olarak çalışılmasını güçleştirmektedir” (Levi-Strauss 1976:30); yani, yapısal çözümlemelerde öncelikli tercihin halk hikâyelerinden (Propp’un örneğinde efsaneler) ziyade efsanelerin olması bu yüzdendir.  Propp, Levi-Strauss’un diğer iddialarına cevap verirken dayandığı hükümlerin dışında, görüşünü savunurken neyi çalışmaya karar vereceğine ve teorik düşünme sürecinin doğası hakkında kendi kararını verme hakkı olduğunu savunan bir akademisyen görüşü çizmiştir: “Levi-Strauss’a göre, bir akademisyen önce bir metot (yöntem) bulmalı ve akabinde onu nereye uygulayacağını düşünmelidir; ne yazık ki bu, bir filozof için gerçekten fazla bir anlam taşımayan mucize hikâyelerine1, yani benim alanıma uygulanmıştır. Diğer taraftan, her şey bilimde gerçekleştiği şekilde olmaz; tıpkı bu yolla benim alanımda da olmayacağı gibi” (Propp 1984:9).

Devamını oku...
 

KARADENİZ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ - KARAM

E-posta Yazdır PDF

KARADENİZ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

KARADENİZ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ NEDİR?

KaraM (Karadeniz Araştırmaları Merkezi) Türkiye'nin kuzeyine düşen bölge ile ilgili stratejik ve toplumbilimsel araştırmalar yapmak, yapılmasını desteklemek ve yayınlamak amacıyla, 2002 yılında kurulmuştur, uzmanlık alanı olarak Karadeniz havzasını seçen ve adını bu şekilde belirleyen KaraM, Türkiye'nin Balkanlar, Kafkaslar ve Doğu Avrupa ile ilgili bilgi birikimine katkıda bulunmak üzere faaliyetini sürdürmektedir.

NE YAPAR?

Çok mütevazı imkânlarla yola çıkan bir aydın topluluğunun eseri olan KaraM, bugüne kadar 20 civarında kitap yayınlamıştır. Bunların içinde Karaçay-Balkarlar ve Balkanlar El Kitabı gibi proje ürünü eserler de vardır. Özellikle bu sonuncu eser alanında dünya çapında bir boşluğu doldurmuştur. En önemli faaliyeti ise, Türkiye'nin ilk bölgesel akademik dergisi olan Karadeniz Araştırmaları’nı yayınlamak olmuştur. Bu dergi halen üç aylık olarak düzenli aralıklarla yayınlanmaktadır. Çağdaş iletişim ortamında sanal bir çatı altında bu alanda çalışan bilim adamlarının önemli bir kısmını bir araya getiren KaraM, ilgilendiği bölge ile ilgili çalışmaların artışına önemli katkı sağlamıştır.

NE YAPACAK?

Özellikle iktisadi ve siyasi konularda bölge ile ilgili alan çahşmaları yapmak ve raporlar hazırlamak KaraM'ın öncelikli gündem maddesini teşkil etmektedir. Kendini ispatlamış bir düşünce kuruluşu olan merkezimizin mevcut birikim ve tecrübeleri ışığında iddialı bir içeriğe sahip olan bu raporlar, ilgili kişi ve kuruluşlara danışmanlık hizmeti olarak sunulmaktadır. Bilgi güçtür; güç edinmek isteyene bilgi gerekir. Bölgesini iyi bilen bir Türkiye, bölgesinde güçlü bir Türkiye olacaktır.

-KaraM-
KARADENİZ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ
Mithatpaşa Cad. No: 54/18 Kızılay ANKARA
0312 - 431 53 95
www.karam.org.tr
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

 

Devamını oku...
 

SIR HALFORD MACKINDER: EMPERYALİZMİN TEORİSYENİ

E-posta Yazdır PDF

BERNARD SEMMEL 

Tercüme: KADİR YILMAZ

MackinderHalford John Mackinder, modern coğrafya disiplininin kurucusu olarak tanınmasının yanında yüz yılı aşkın bir süredir aynı zamanda, Hitler ve [onun etrafında kümelenen stratejistlerin] hararetle savunuculuğunu yaptıkları[1] “jeopolitik biliminin” de çığır açıcısı olarak dünya ölçeğinde yaygın bir üne sahiptir. Bunun yanında, özellikle bir iktisat teorisyeni olarak ortaya koyduğu çalışmasının ve bir politikacı olarak sergilediği başarılarının, jeopolitik alanıyla ilgili yaptığı çalışmalarının yanında göz ardı edildiği görülmektedir. [Yirminci] yüzyılın henüz başında, Mackinder, Liberal-Emperyalistlerin Meclis içerisindeki asıl sözcülerinden biri durumundaydı ve hatta kabine üyelerinden biri olma yolunda emin adımlarla ilerlemekteydi. Bir serbest ticaret emperyalisti olarak, çok daha sonra Hobson ve Yeni-Marksistlerden Hilferding ve Luxemburg tarafından da üzerinde benzer çözümlemeler yapılan sermaye ihracı emperyalizminin eşsiz bir kavrayışını Mackinder’in söylemlerinde ve çalışmalarında bulmak mümkündür. Sonrasında, meclisin korumacılık programında göze çarpan ani değişiklikle birlikte ise, daha önce karşıt görüşte olduğu Yeni-Merkantilist emperyalizmin savunduklarıyla örtüşen beyanlarda bulunan Mackinder, kendisi için karşıt olan bu görüşün süreç içerisinde en önemli kamusal savunucularından biri haline gelmiştir.

Mackinder, 1861 yılında Gainsborough’da dünyaya geldi. Babası bir doktor olan Mackinder’in ilk ilgi alanlarını temel bilimler oluşturmaktaydı ve 1880 yılında canlılar biliminde uzmanlaşmayı düşünerek Oxford’a bağlı Christ Church’te fizikî bilimler alanına kaydını yaptırmıştı. Ne ki Mackinder, Oxford’a başladıktan sonra ilgilendiği alanların genişliğini, çeşitliliğini ve kendi kabiliyetlerinin ne yönde olduğunu fark etmiştir. Doğa bilimleri ve modern tarih alanlarını üstün başarı ile tamamlamasının yanında hukuk eğitimi de almıştır. Tüm bunların dışında, Mackinder’in kendisini coğrafyaya adeta adadığını görmekteyiz ki coğrafyanın akademik bir disiplin olarak kabul görmesinde en büyük katkıyı kendisinin yaptığı ifade edilmektedir. Temel bilimler, iktisat, tarih ve hukuk çalışmalarını coğrafyanın sınırları içerisinde uygulayan Mackinder, “tarihî coğrafya” adını verdiği bir alanın ortaya çıkmasına ön ayak olmuştur. Özellikle de 1885–1903 yılları arasında ülke çapında çok yaygın bir tanınırlığa kavuşan Mackinder, Büyük Britanya’nın dört bir yanından gelen genç dinleyicilere coğrafya konusunda dersler vermiştir. 1887 yılında Oxford’a Coğrafya Okutmanı olarak atanmış ve 1899 yılında ise ilk İngiliz coğrafya okulunun idarecisi olarak görevlendirilip aynı üniversitede coğrafya bölümünü kurmuştur.[2]

Devamını oku...
 

İRAN TÜRKLERİ - Dr.ALİ KAFKASYALI

E-posta Yazdır PDF


Bilge Oğuz Yayınları
 Y A Y I N L A R I 

 

Kitap Hakkında:

İran Türkleri - Dr. Ali KafkasyalıTürkistan ile Anadolu arasında önemli bir geçiş bölgesi olan İran coğrafyası, tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de Türk soylu insanların çoğunlukta olduğu, ekseriyetin Türkçe konuştuğu, Türk kültürünün canlı bir şekilde yaşadığı kadim bir Türk yurdudur. Ne var ki Türkiye hatta Türk Dünyası, İran Türklüğü hakkında yeterli bilgiye sahip değildir. Hâlbuki İran Türklüğü Türkiye’de ve Türk Dünyasında ciddiyetle değerlendirilmelidir. Bu tarihî bir sorumluluk olduğu kadar Türklüğün geleceği için de çok önemlidir. 

İran Türklüğü, sadece Güney Azerbaycan Türkleri ile değil, günümüz İran siyasî sınırları içerisinde yer alan Türkmen, Afşar, Kazak, Şahseven, Kaşkay, Halaç, Bayat, Karapapak Türkleri ile birlikte Kafkasya, Doğu ve Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak Türk kültür coğrafyası ile birlikte mütalaa edilmeli; siyasî bölünmüşlük kültürel bölünmüşlüğe sebep teşkil etmemelidir.  

“Kâinatın Merkezi” olarak kabul edilen İran’ın, Türklüğü de hem coğrafî konumu itibariyle hem de sahip olduğu ve yaşattığı değerleriyle dünya Türklüğünün merkezi olarak görülmeye layıktır. Türk Dünyasının dilinin, edebiyatının, sanatının ve kültürünün bilinmesi için sarf edilecek gayretin büyük bir kısmı muhakkak surette İran Türklerinin dilini, edebiyatını, sanatını ve kültürünü bilmek için ayrılmalıdır.

Daha fazla bilgi için >>

 

Er­ken Dö­nem Türk Dü­şün­ce­sin­de ‘Za­man’ Kav­ra­yı­şı*

E-posta Yazdır PDF


Gök­han Yıl­maz

ABST­RACT

This study, with re­fe­ren­ce to cul­tu­ral his­tory of Turks, aims to in­ves­ti­ga­te the evo­lu­ti­on of the con­cept of ‘ti­me’ in Tur­kish tho­ught un­til the 12th cen­tury and in what way the un­ders­tan­ding of this con­cept, as well as the re­la­ted con­cepts, was in­he­ri­ted.

Key­words: Ben­gi, Early Tur­kish cul­tu­ral his­tory, Ogur, Öd, De­ath, Con­cep­ti­on of ti­me.

 

ÖZET

Bu ça­lış­ma­da, Türk kül­tür ta­ri­hi­ne mü­ra­ca­at­la, 12. yüz­yı­la dek olan dö­nem­de Türk dü­şün­ce­sin­de ‘za­man’ kav­ra­mı­nın na­sıl şe­kil­len­di­ği ve il­gi­li kavramlar­la bir­lik­te ne tür bir an­la­yı­şın mi­ras bı­ra­kıl­dı­ğı in­ce­len­me­ye ça­lı­şıl­mış­tır.

Anah­tar Ke­li­me­ler: Ben­gi, Er­ken dö­nem Türk kül­tür ta­ri­hi, Ogur, Öd, Ölüm, Za­man An­la­yı­şı.

* Bu makale, Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları Dergisi’nin Mart 2005 tarihli 7. sayısında yayımlanmıştır.

 

Gi­riş

Za­ma­nı bir kav­ram ola­rak ele al­mak, onu et­ki­le­rin­den ay­rı dü­şü­ne­bil­mek de­mek­tir. Es­ki çağ­la­rın te­mâ­yüz et­miş ki­mi kül­tür­le­riy­le mu­kâ­ye­se edil­di­ğinde; Türk­le­rin, üst se­vi­ye­de bir so­yut­la­ma­nın ürü­nü olan ‘za­man’ kav­ra­mı üze­rin­de pek dur­ma­dık­la­rı ze­ha­bı­na ka­pıl­mak müm­kün­dür. İlk in­ti­bâ, el­de­ki metinler­de açık­ça ve se­çik­çe iş­len­me­di­ği yö­nün­de­dir. Ma­amâ­fih, bu du­rum Türk­le­rin za­ma­na iliş­kin bir kav­ra­yış­la­rı­nın ol­ma­dı­ğı­nın gös­ter­ge­si de­ğil­dir. İl­gi­li­le­ri mez­kûr ka­na­ate sev­ke­den se­bep­le­rin en önem­li­le­rin­den bi­ri Hint, İran ve Yu­nan me­tin­le­ri­ne iliş­kin son­ra­ki yo­rum­la­rın içi­ne düş­tü­ğü anakronizmi gör­mez­den gel­mek ve hat­ta bu­nu me­haz ad­de­dip sâ­ir kül­tür­le­re de öy­le­ce bak­mak­tır. Türk kül­tü­rü açı­sın­dan da­ha önem­li olan se­bep ise, ko­nu­nun muh­te­vi­yâ­tı­na ait ol­ma­mak­la be­ra­ber, bü­tün kül­tür ta­ri­hi­mi­zi il­gi­len­dir­me­si ha­se­biy­le ha­ya­tî ehem­mi­ye­ti hâ­iz­dir: Geç­mi­şe ait mal­ze­me tarihciler­ce, dil­bi­lim­ci­ler­ce, halk­bi­lim­ci­ler­ce v.s. top­lan­mış fa­kat, ne ya­zık ki, fel­se­fe­ci­ler­ce de­ğer­len­di­ril­me­miş­tir. Hâl böy­le olun­ca da, bu mal­ze­me, en faz­la, ‘tak­vim’ gi­bi tek­nik ko­nu­la­rın izâ­hın­da kul­la­nıl­mış; bir fel­se­fe kav­ra­mı ola­rak ‘za­man’ın ele alın­ma­sı müm­kün ol­ma­mış­tır. Ni­te­kim, “Türk Düşüncesin­de ‘Za­man’ Kav­ra­yı­şı” gi­bi bir baş­lı­ğın al­tı­nı dol­dur­mak ol­duk­ça zor­dur ve ek­sik­lik­le­ri­nin çok ol­du­ğu da mu­hak­kak­tır. Ken­di­si­ni denetleyebile­cek ön­cü ça­lış­ma­lar da, ne ya­zık ki, yok­tur. Bi­nâ­ena­leyh, bu ça­lış­ma bir ‘de­ne­me’ ola­rak de­ğer­len­di­ril­me­li­dir.

Devamını oku...
 

KUTADGU BİLİG’DE DEVLET FİKRİ*

E-posta Yazdır PDF

Gökhan Yılmaz

ABSTRACT

Written by Yusuf of Balasagun about 1069/1070 AD, Kutadgu Bilig is a book which attempts to theorize the conception of State characteristic of the horse-based steppe-culture that lays at the foundation of Turkish State. Although it belongs to Islamic period, the work emphasizes the tradition before the Islamic times and with this very feature it differs from the other contemporary Siyasetnâmes (political treatises). The study you are reading aims at defining the outlines of a theory of State, in the framework of concepts and opinions related to the concept of State in the Kutadgu Bilig. At the end, those conclusions are drawn as the main points determining the concept of State in the Kutadgu Bilig: 1. The source of sovereignty is divine, however the political order is secular. 2. Sovereignty is concentrated in one person but the power of this one person is limited by laws. 3. The State is conceived as an ideal “World State” (universalizm).

Keywords: Turkish tradition of state, World State, Prince, Kut, Töre

ÖZET

Balasagunlu Yusuf tarafından 1069/1070 yıllarında kaleme alınmış olan Kutadgu Bilig, Türk Devleti’nin kökeninde bulunan ‘Bozkır Atlı Kültürü’nün devlet zihniyetini teorileştirme çabalarından biri ve en dikkate değer olanıdır. İslâmî döneme ait olmakla birlikte kendinden önceki geleneği öne çıkaran eser, bu yönüyle, İslam devletlerinde yazılmış olan diğer siyasetnâmelerden ayrılır. Eldeki çalışma; Kutadgu Bilig’de yer alan devlete ilişkin kavram ve görüşler çerçevesinde, bir devlet teorisinin ana çizgilerini belirlemeyi amaçlamıştır. Sonuçta, Kutadgu Bilig’deki devlet düşüncesini belirleyen ana unsurlar olarak şunlar tespit edilmiştir: 1. Hâkimiyetin kaynağı Tanrısal, bununla birlikte, siyasî düzen dünyevîdir. 2. Hâkimiyet bir kişide toplanmış ancak kişinin iktidarı kanunla sınırlandırılmıştır. 3. Devlet, ideal bir ‘Dünya Devleti’ (Universalizm) olarak tasarlanmıştır.

Anahtar Kelimeler: Türk Devlet Geleneği, Dünya Devleti, Hükümdâr, Kut, Töre

* Bu makale, Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları Dergisi’nin Mart 2006 tarihli 9. sayısında yayımlanmıştır.

  

Siyasî Hâkimiyet

Türk devlet geleneği için tipik olan bir durumla Kutadgu Bilig’de de karşılaşırız: Hâkimiyet beye Tanrı tarafından verilmiştir[1]. Bu durum tek başına bir anlam ifade ettiği gibi, Türk devlet geleneğinin sürekliliğini göstermesi açısından da önemlidir. Aynı Tanrı’ya inanan toplumlarda, Tanrı’nın hâkimiyetin güvencesi olması (yapılması) siyasî otoritenin konumunu oldukça güçlendirmektedir. Zirâ, otoriteye karşı olabilecek bir başkaldırının, siyasî sonuçları olduğu kadar, dinî sonuçları da vardır ve böylesi bir durumda bunların da göze alınması gerekir. Hâkimiyetin Tanrı’dan alınmış olduğuna dair inanç, Kutadgu Bilig’de hiçbir yorumu gerektirmez bir açıklıkla izlenir:

“Tanrı fazlı ile sana ne kadar iyilik etmiştir... Kalabalık halk üzerine seni hâkim kıldı; dilek ve arzularını verdi ve fermanlarını yürüttü... Tanrı kullarını sana muhtaç etti”[2].

“Bu beylik gücüne sen kendi isteğinle erişmedin; onu Tanrı kendi fazlı ile sana ihsân etti. Lütuf ederek sana bu beyliği verdi”[3].

Yusuf, dini iyi bilen inanmış bir Müslüman ve bir aydın olarak “beyler hâkimiyetlerini Tanrı’dan alırlar”[4] demektedir. Eğer daha sonra hâkimiyeti bir soyun tekeline vermemiş olsaydı, bunu; “başınıza burnu halkalı bir köle geçse de itaat edin” diyen bir din ile bağdaştırmak mümkün olabilecekti. Ancak bu haliyle devlet geleneğinin yeni bir dine en çok direnen kültür unsurlarından biri olduğunu gösterir ki, oldukça önemlidir.Tanrı sadece beylik ve hâkimiyet değil, bunları elde tutmak için gerekli olan diğer şeyleri de verir: “Ey devletli hükümdâr, Tanrı sana kut verdi”[5]; “Tanrı kime iyi tabiat ve ... kısmet verirse ... dünya ... onun olur”[6]; “Tanrı kime beylik verirse ... akıl ve gönül de verir”[7]; “Tanrı kimi bey olarak yaratmak isterse ... uygun tavır ve hareket ile ... kol kanat verir”[8].

Devamını oku...
 

KÖKEN MİTİ VE EFSÂNEVÎ SOYLAR

E-posta Yazdır PDF


SİYASÎ İKTİDARIN MEŞRÛİYET GEREKÇELERİNDEN BİRİ OLARAK KÖKEN MİTİ VE EFSÂNEVÎ SOYLAR* 

 Gökhan YILMAZ

 

ÖZET

                Bu çalışma, erken dönem Türk düşüncesindeki devlet yapılanmasında mitolojinin sağladığı katkı üzerinedir. Siyasi iktidarın meşrûiyetini temellendirmede kullandığı gerekçelerden biri olan köken miti ve buna bağlı üstün soy tasarımı incelenmiş ve bunun yönetimde soy tekelini sağlamadaki rolü üzerinde durulmuştur. 

                Anahtar Kelimeler: Türk devlet geleneği, Siyasî iktidar, Meşrûiyet, Köken miti, Efsanevî soy, Gök-Kurt, Oğuz   


ABSTRACT
 

                In this study, the contribution of mythology to the structure of State in Turkish thought is investigated. We examined the origin myth –myth, concerning the origin of the nation, as one of the justifications used in consolidating the legality of political power-, the superior birth conception depending on this origin-myth and the function of it in the monopoly of a ancestry in state administration.

                Keywords: Turkish state tradition, Political power, Legality, Origin-myth, Mythological ancestry, Gök-Kurt (Sky-Wolf), Oğuz

* Bu yazı, İstanbul Üniversitesi Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı ile Eski Yunan Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nın 27-28 Nisan 2006 tarihlerinde düzenlemiş olduğu “Navisalvia Sina Kabaağaç’ı Anma Toplantısı”nda bildiri olarak sunulmuş; bilâhire, Kutadgu Bilig Felsefe-Bilim Araştırmaları Dergisi’nin Ekim 2006 tarihli 10. sayısında yayımlanmıştır.

            

            Amaçlanan, konunun çerçevesini tam olarak çizebilmek olsa, bu yazının başlığı daha da uzun olabilirdi. Yahut “Türk Devlet Geleneğinin Oluşumunda Mitolojinin Kurucu İşlevi” şeklinde bir üst başlık eklenebilirdi. Bu açıklamadan anlaşılacağı üzere; şu andan itibaren söylenecek olanların gerçek zemini mitolojiden ziyâde, Türk devlet felsefesi’dir. Mitolojiyle, bu zemine sağladığı katkı oranında ilgilenildiği gözden uzak tutulmamalıdır. Bu şartlar altında, konu edineceğimiz mitolojik unsurlara ilişkin değerlendirmelerin yerli yerine oturabilmesinin yolu, erken dönem Türk düşüncesinde ‘Devlet’ kavramının işgal ettiği yeri bilmeye bağlıdır. Ne var ki; eldeki metin tam olarak böylesi bir amaca hasredilmiş değildir. Bununla birlikte; bunu bir nebze de olsa hissettirebilmek konuya en uygun giriş tarzı olmalıdır.

Devamını oku...
 

Gábor Bálint de Szentkatolna (1844-1913) ve Kabardeyce Çalışması Hakkında

László Marácz
Tercüme: Kadir Yılmaz

Gábor Bálint de Szentkatolna Gábor Bálint de Szentkatolna, on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başı arasında kalan dönemin en istidatlı Macar dilbilimcilerinden biriydi. Hayatını, Ural, Altay ve Dravid dil ailelerinin nazarî olarak dahil oldukları düşünülen Turanî dillerini araştırmaya adamıştı. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kafkas dilleri, bu dil ailesinin çeşitli mekânlara dağılmış üyeleri olarak kabul edilmeye başlanmıştı. Ve Macar dilbilimci Gábor Bálint de Szentkatolna da, bu diller hakkında bir dizi gramer kitabı ve pek çok sözlük kaleme almıştır.

Gábor Bálint de Szentkatolna, Macarca ile çok yakın ilişkisi olduğunu düşündüğü Batı Kafkas dillerinden Kabardeyce hakkında da ayrıca bir gramer kitabı ve sözlük hazırlamıştır. Kabardeyce bugün Rus toprakları içinde kalan Kabardey-Balkarya ve Karaçay-Çerkez yerel bölgelerinde yaşayan yaklaşık 443.000 kişi tarafından konuşulmaktadır. Bu bölgenin yerel başkenti Nalçik’tir. Kabardeyce’yi konuşan diğer topluluklar ise Rus topraklarında kalanlardan yaklaşık bir milyon kişi daha fazla olduğu halde Türkiye ve Ortadoğu ülkeleri sınırları içerisinde yaşamaktadırlar. Rusya’nın yayılmacı politikalarının bir sonucu olarak, Kuzey Kafkas hattında bulunan Kabardey nüfusun yarısı on dokuzuncu yüzyılın erken dönemlerinden itibaren ana yurtlarını terk etmek zorunda kalmışlardır.

Kabardey - Kafkas Haritası

Kabardeyce genellikle çok zor bir dil olarak düşünülür ve özellikle de ses sistemi diğer dillere nazaran daha karmaşık bir görünüm arz eder. 56 harfin bulunduğu dilde yalnızca bir kaç tane ünlü harf mevcuttur. Ünsüz harfler dizisi içersinde de çok az sayıda sert ünsüz ve yarı kapalı ünsüz bulunur ve yazıldığı halde okunmayanlar, açıkça sesbirimsel (phonemic) farklılık sergilerler. Kabardeyce, başkenti Maykop olan, Rusya’nın Kuzey Kafkas Adıge Cumhuriyeti’inde yaşayan yaklaşık 125.000 kişinin konuştuğu Adıgece ile büyük bir benzerlik gösterir.

Aralarında Bálint de Szentkatolna’nın da bulunduğu pek çok dilbilimciye göre Kabardeyce ve Adıgece, Çerkezce’nin yalnızca birer lehçeleriydiler.[1] Kendi hazırlamış olduğu Kabardeyce gramer kitabı ve sözlükte, Kabardey, Adıge ve Çerkez terimlerinin bir diğerinin yerine kullanıldıkları görülmektedir. Adıge terimi bir noktada Çerkez ve Kabardey terimlerini de kapsayan bir üst-kategori gibi işlev görmektedir.[2] Rus akademisyen Klimov’a bakılırsa (1969, 135) Adıgece-Çerkezce-Kabardeyce dili, uzun süredir konuşulmayan Batı Kafkasya dil grubundan Abhazca ve Ubıhça ile birlikte şekillenmiştir. Batı Kafkas dilleri, Avar, Çeçen ve İnguş dillerini de ihtiva eden Doğu Kafkas dilleri ile bağlantılı olmasına mukabil Kuzey Kafkas dilleri ailesinden farklılık arz ederler.[3]

Bu çalışmamızda temel olarak, nasıl olup da Macar bir dilbilimcinin Kabardeyce gibi karmaşık bir Kafkas dili üzerine çalışmaya başladığı sorusuna bir cevap bulmaya çalışacağız. Pek çok kaynakta Szentkatolna’nın böyle bir çalışmaya yönelmesinin üç temel sebebi üzerinde durulduğu görülmektedir. Bunlardan ilki, Bálint de Szentkatolna’nın Székel bakiyesi olmasıdır. Székeller Transilvanya’nın güney bölgesinde, Doğu Karpatlar’ın ayağında Székelistan olarak adlandırılan bölgede yaşayan etnik bir Macar topluluğudur. Transilvanya bugün her ne kadar Romanya sınırları dâhilinde olsa da, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Macar Krallığı’nın hükümranlığı altındaki bir bölgeydi. İkinci olarak, Bálint de Szentkatolna köklü Macar ailelerinden Zichy’nin 1895 yılında, Kabardeyce’nin hâlâ konuşulduğu Kafkas topraklarına düzenlediği gezi grubunun bir üyesiydi. Üçüncü olarak, Székelli dilbilimci, Kabardeyce’nin de dâhil olduğu Turanî olarak adlandırılan dillerin birbirleriyle yakından ilişkili olduklarına ikna olmuş görünmekteydi.[4] Bu üç temel sebebin hatırda tutulmasının ardından, nihayet Bálint de Szentkatolna’nın Kabardey dili üzerine yaptığı çalışmalarını inceleyebileceğiz.

Devamını oku...
 


Sayfa 4 - 7


Kimler Sitede

Şu anda 52 ziyaretçi çevrimiçi