TURAN JEOPOLİTİĞİ

Altaylardan Tunaya

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür
Anasayfa Felsefe Metinleri Er­ken Dö­nem Türk Dü­şün­ce­sin­de ‘Za­man’ Kav­ra­yı­şı*

Er­ken Dö­nem Türk Dü­şün­ce­sin­de ‘Za­man’ Kav­ra­yı­şı*

E-posta Yazdır PDF


Gök­han Yıl­maz

ABST­RACT

This study, with re­fe­ren­ce to cul­tu­ral his­tory of Turks, aims to in­ves­ti­ga­te the evo­lu­ti­on of the con­cept of ‘ti­me’ in Tur­kish tho­ught un­til the 12th cen­tury and in what way the un­ders­tan­ding of this con­cept, as well as the re­la­ted con­cepts, was in­he­ri­ted.

Key­words: Ben­gi, Early Tur­kish cul­tu­ral his­tory, Ogur, Öd, De­ath, Con­cep­ti­on of ti­me.

 

ÖZET

Bu ça­lış­ma­da, Türk kül­tür ta­ri­hi­ne mü­ra­ca­at­la, 12. yüz­yı­la dek olan dö­nem­de Türk dü­şün­ce­sin­de ‘za­man’ kav­ra­mı­nın na­sıl şe­kil­len­di­ği ve il­gi­li kavramlar­la bir­lik­te ne tür bir an­la­yı­şın mi­ras bı­ra­kıl­dı­ğı in­ce­len­me­ye ça­lı­şıl­mış­tır.

Anah­tar Ke­li­me­ler: Ben­gi, Er­ken dö­nem Türk kül­tür ta­ri­hi, Ogur, Öd, Ölüm, Za­man An­la­yı­şı.

* Bu makale, Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları Dergisi’nin Mart 2005 tarihli 7. sayısında yayımlanmıştır.

 

Gi­riş

Za­ma­nı bir kav­ram ola­rak ele al­mak, onu et­ki­le­rin­den ay­rı dü­şü­ne­bil­mek de­mek­tir. Es­ki çağ­la­rın te­mâ­yüz et­miş ki­mi kül­tür­le­riy­le mu­kâ­ye­se edil­di­ğinde; Türk­le­rin, üst se­vi­ye­de bir so­yut­la­ma­nın ürü­nü olan ‘za­man’ kav­ra­mı üze­rin­de pek dur­ma­dık­la­rı ze­ha­bı­na ka­pıl­mak müm­kün­dür. İlk in­ti­bâ, el­de­ki metinler­de açık­ça ve se­çik­çe iş­len­me­di­ği yö­nün­de­dir. Ma­amâ­fih, bu du­rum Türk­le­rin za­ma­na iliş­kin bir kav­ra­yış­la­rı­nın ol­ma­dı­ğı­nın gös­ter­ge­si de­ğil­dir. İl­gi­li­le­ri mez­kûr ka­na­ate sev­ke­den se­bep­le­rin en önem­li­le­rin­den bi­ri Hint, İran ve Yu­nan me­tin­le­ri­ne iliş­kin son­ra­ki yo­rum­la­rın içi­ne düş­tü­ğü anakronizmi gör­mez­den gel­mek ve hat­ta bu­nu me­haz ad­de­dip sâ­ir kül­tür­le­re de öy­le­ce bak­mak­tır. Türk kül­tü­rü açı­sın­dan da­ha önem­li olan se­bep ise, ko­nu­nun muh­te­vi­yâ­tı­na ait ol­ma­mak­la be­ra­ber, bü­tün kül­tür ta­ri­hi­mi­zi il­gi­len­dir­me­si ha­se­biy­le ha­ya­tî ehem­mi­ye­ti hâ­iz­dir: Geç­mi­şe ait mal­ze­me tarihciler­ce, dil­bi­lim­ci­ler­ce, halk­bi­lim­ci­ler­ce v.s. top­lan­mış fa­kat, ne ya­zık ki, fel­se­fe­ci­ler­ce de­ğer­len­di­ril­me­miş­tir. Hâl böy­le olun­ca da, bu mal­ze­me, en faz­la, ‘tak­vim’ gi­bi tek­nik ko­nu­la­rın izâ­hın­da kul­la­nıl­mış; bir fel­se­fe kav­ra­mı ola­rak ‘za­man’ın ele alın­ma­sı müm­kün ol­ma­mış­tır. Ni­te­kim, “Türk Düşüncesin­de ‘Za­man’ Kav­ra­yı­şı” gi­bi bir baş­lı­ğın al­tı­nı dol­dur­mak ol­duk­ça zor­dur ve ek­sik­lik­le­ri­nin çok ol­du­ğu da mu­hak­kak­tır. Ken­di­si­ni denetleyebile­cek ön­cü ça­lış­ma­lar da, ne ya­zık ki, yok­tur. Bi­nâ­ena­leyh, bu ça­lış­ma bir ‘de­ne­me’ ola­rak de­ğer­len­di­ril­me­li­dir.

Ko­nu­ya gir­me­den ön­ce sı­nır­la­rı­nı be­lir­le­mek de fay­da­lı ola­cak­tır. Baş­lı­ğa ba­kıl­dı­ğın­da, ça­lış­ma­nın ağır­lık­lı ola­rak kos­mo­lo­ji, ast­ro­lo­ji, halk me­te­oro­lo­ji­si ve tak­vim gi­bi ko­nu­lar ek­se­nin­de şe­kil­le­ne­ce­ği sa­nı­la­bi­lir an­cak öy­le de­ğil­dir. Bü­tün bun­lar baş­ka bir ça­lış­ma­nın ko­nu­su ola­rak dü­şü­nül­dü ve on­lar­dan sar­fı na­zar edil­di. Bu ça­lış­ma, kül­tür ta­ri­hi, sos­yal ant­ro­po­lo­ji, fel­se­fe ve dil­bi­li­min ke­siş­ti­ği alan­da in­şaa edil­miş­tir. Bu hâl­de ona, dil ana­li­zi­ni et­kin araç ola­rak kul­la­nan fel­se­fî-ant­ro­po­lo­jik kül­tür ta­ri­hi de­ne­me­si de­ne­bi­lir.

“Er­ken dö­nem” tâ­bi­ri­nin ne de­re­ce doğ­ru bir ad­lan­dır­ma ol­du­ğu­nu bil­mi­yo­rum. Kas­tı­mı­za kar­şı­lık ge­len bir ad­lan­dır­ma bul­mak ger­çek­ten güçtür. Tarihsel ola­rak XII. yüz­yıl sı­nır gi­bi gö­rün­se de, asıl amaç kro­no­lo­jik bir dö­ne­me işa­ret et­mek de­ğil­dir. Bu dö­ne­min için­den çı­ka­rı­lan kı­sım­lar var: Manicilik, Bur­kan­cı­lık, Nas­tû­rî­lik, İs­lâm gi­bi din­le­rin çe­vi­ri me­tin­le­ri­ni ya da bun­la­rın çok açık et­ki­le­ri­ni yan­sı­tan me­tin­le­ri -te­lif ol­sa­lar da­hî-kul­lan­mak­tan ka­çın­dık. Sâ­de­ce bir ke­li­me­nin izi­ni sü­rer­ken mü­rac­aat et­tik. Da­ha faz­la­sı­nı yap­mak­tan ka­çı­na­ma­dı­ğı­mız me­tin­ler­de ise (ör­ne­ğin Ku­tad­gu Bi­lig) açık bir et­ki­yi gös­te­ren kı­sım­la­rı ter­cih et­me­dik. Zâ­ten “er­ken dö­nem”den kas­tı­mız da oy­du ki; bu tip et­ki­ler­den ba­ğı­şık, hat­ta on­la­ra di­re­ne­bil­miş, Türk’e öz­gü du­yu­şu ve­re­bil­mek. XII. yüz­yı­lın aşıl­dı­ğı du­rum­lar­da da bu iz ta­kip edil­miş­tir. 

 

Dün­ya ‘Za­man’la Ku­ru­lur

Yer­yü­zü­ne do­ğan in­sa­nın ilk işi ken­di­ni do­ğa­dan ayır­mak ol­muş­tur. Bu­nu, ken­di­ne bir ‘Dün­ya’ ku­ra­bil­mek­le ba­şar­mış­tır. Dün­ya do­ğal de­ğil­dir. Do­ğa şart­la­rı­nı aşa­bi­len ye­gâ­ne can­lı­nın kur­du­ğu bir ya­pı­dır. “Dün­ya ‘za­man’la ku­ru­lur” de­mek­de­ki kas­tı­mız, içinde dün­ya­nın ku­rul­ma ey­le­mi­nin ger­çek­leş­ti­ği sü­re­ce işa­ret et­mek de­ğil, za­man ta­sav­vu­ru­nun ku­ru­cu bir un­sur ola­rak bu ya­pım işin­de­ki dah­li­ne dik­kat çek­mek­tir. Ol­ma, de­ğiş­me ve yok ol­ma doğada göz­len­miş­tir. Bun­la­rı ‘za­man’ kav­ra­mı ile açık­la­ma/an­lam­lan­dır­ma te­şeb­bü­sü ise ta­ma­men in­san ba­şa­rı­sı­dır.

Dün­ya ‘za­man’la ku­ru­lur. Çün­kü, za­man kav­ra­yı­şı ol­ma­dan hiç bir kur­ma işi­nin ger­çek­le­şe­me­ye­cek ol­ma­sı bir ya­na; ‘za­man’ kav­ra­mı­na baş vur­ma­dan ‘dü­zen’ ve ‘sü­rek­li­lik’ an­la­yış­la­rı­nı yer­leş­ti­re­bil­mek de müm­kün de­ğil­dir. Ay­rı­ca, ‘Dün­ya’ ta­rih­sel bir in­şa­adır ve is­ter iler­le­me­ci is­ter baş­ka bir mo­del olsun, ‘za­man’ ile te­mel­le­nen bir ta­rih gö­rü­şü içi­ne otur­mak zo­run­da­dır.

Ta­rih bo­yun­ca, için­de ya­şa­dı­ğı top­lu­mun­kin­den ba­ğım­sız, fark­lı ve ta­ma­men ken­di­ne has bir dün­ya ku­ran in­san­la­ra ‘de­li’ den­miş­tir. Top­lu­mun dün­ya kur­ma tar­zı­na ise ‘kül­tür’ de­nir. Kül­tür, mad­dî bir ya­pı ol­ma­mak­la bir­lik­te, sö­zü edi­len do­ğa şart­la­rın­dan ta­ma­men ba­ğım­sız de­ğil­dir. Ay­rı­ca, gö­rü­nü­şe çı­ka­bil­me­si için de mad­dî bir or­ta­ma ih­ti­ya­cı var­dır. Her iki­si­nin bir­le­şi­mi ‘coğ­raf­ya’dır ve coğ­raf­ya­nın kül­tür üze­rin­de bir et­ki­si var­dır. Üre­tim bi­çim­le­ri­nin oluş­tur­ma­sın­da ve ih­ti­yaç­la­rın kar­şı­lan­ma­sın­da bu et­ki ken­di­ni açık­ça gös­te­rir. Do­lay­lı ola­rak ise; din du­yu­şu üze­rin­de da­hî be­lirleyi­ci ol­muş ve di­nin yo­rum­lan­ma­sın­da göz önün­de bu­lun­du­rul­muş­tur. Ör­ne­ğin: Atın eh­lî­leş­ti­ril­me­si, bi­nek hay­va­nı ve sa­vaş ara­cı ola­rak kul­la­nıl­ma­sı, de­mi­rin iş­len­me­si ve sa­va­şın bir üre­tim ara­cı ni­te­li­ği ka­zan­ma­sı, bun­lar­la uyum ha­linde­ki bir inanç dü­zeni­nin be­lir­me­si­ne ne­den ol­muş­tur. Bu de­re­ce önem­li ne­den­ler, ay­nı önem­de so­nuç­la­rın doğ­ma­sı­nı sağ­la­mış­tır. So­nuç­lar, kül­tür­le­rin ayı­rım­la­rı­dır. Bu ayı­rım­lar, ko­nu­muz olan dö­nem­de da­hî tes­bit ve tas­dik edil­miş­ler­dir. Çin İm­pa­ra­to­ru­nun, Hun Ka­ğa­nı­na yaz­dı­ğı bir mek­tup­ta yer alan ifa­de­ler dik­kat çe­ki­ci­dir: “Çin du­va­rı­nın ku­ze­yin­de ya­şa­yan ok ve yay çe­ken devletlerin hep­si Hun ha­ka­nı­nın buy­ru­ğun­da ka­la­cak­lar­dır. Çin du­va­rı­nın için­de ka­lan Çin me­mur­la­rı­nın şap­ka ve Çin ku­şa­ğı­nı ku­şa­nan ai­le­ler ise bi­zim buy­ru­ğu­muz­da ka­la­cak­lar­dır.”1 Gö­rül­dü­ğü gi­bi, halk­la­rı be­lir­le­yen öl­çüt bir­bi­rin­den açık­ça ay­rı­lan ha­yat tarz­la­rı­dır. Ha­yat tar­zı bir kez belirlendikten sonra, ha­ya­ta gi­ren her tür un­sur ar­tık ken­di­ni onun için­de ko­num­la­ya­cak­tır. ‘Za­man’ın Türk ‘dün­ya’sın­da­ki ye­ri­ni bul­ma­sı da bu şart­lar­da ol­muş­tur. Şu fark­la ki, in­sa­nüs­tü yö­nüy­le, ha­yat tar­zı­nın bi­çim­len­me­sin­de­ki ro­lü de çok bü­yük ol­muş­tur. Yâ­ni, gir­di­ği me­kâ­nı ken­di­ne uy­dur­ma­yı bilmiştir. Za­ma­nın insa­nüs­tü yö­nü, özün­de di­nî ol­mak­la bir­lik­te, ye­re sâ­de­ce at­la­rı­nın ayak­la­rı ile bağ­lı olan ve baş­la­rı­nın üze­rin­de sâ­de­ce son­suz mavilik bu­lu­nan2 Türkle­rin böy­le­si­ne ha­yat tarz­la­rı di­nî ta­sav­vur­la­ra da kos­mo­lo­jik bir yön ka­zan­dır­mış­tı.3 Za­man kav­ra­yı­şı da at­lı boz­kır kül­tü­rü­nün izlerini ta­şı­mak­tay­dı.4

Türk­ler­de, ‘za­man’ gün­de­lik ha­ya­tın içi­ne ye­di­ril­miş­ti. İn­san­lar tak­vim gi­bi ki­mi araç­lar­la onu dü­zen­le­dik­le­ri­ni dü­şün­se­ler de o, ha­ya­tın bü­tü­nü­nü dü­zen­li­yor­du. Bu, so­luk alıp ver­mek ka­dar “do­ğal” gö­rül­müş­tür. Na­sıl ki; dik­kat edil­me­dik­çe far­kı­na va­rıl­mı­yor ve öne­mi­ne iliş­kin me­tin­le­rin ol­ma­yı­şı, so­lu­ma­nın önem­sen­me­yi­şi­ni gös­ter­mi­yor­sa; ‘za­man’ın ko­nu­mu da öy­le­dir.

 

Dil­de­ki Ta­nık­lık­lar

Es­ki Uy­gur Türk­çe­si Söz­lü­ğü’nde5 “za­man” kar­şı­lı­ğı ve­ri­len “öd” Türk­çe­nin en es­ki ke­li­me­le­rin­den bi­ri­dir. Or­hun ya­zıt­la­rın­da6 bir kaç yer­de rast­la­dı­ğı­mız bu ke­li­me, Kaş­gar­lı’nın Di­van’ın­da da ay­nı an­lam­da yer al­mış­tır.7 Türk­çe’de sık rast­la­nan d/y ses de­ğiş­me­si­nin bir ör­ne­ği ola­rak da, ay­nı ke­li­me, “öy” bi­çi­miy­le İb­nü-Mü­hen­nâ Lû­ga­ti’nde kar­şı­mı­za çı­kar.8 Bu­gün, gün or­ta­sı­nı an­lat­mak için kul­lan­dı­ğı­mız “öğ­le” bu­ra­dan gel­miş­tir ve “öy­le” bi­çi­miy­le hem Di­van’da hem de İb­nü-Mü­hen­nâ’da yer alır. Kaş­gar­lı, ke­li­me­nin açık­la­ma­sı­nı ve­rir­ken, Oğuz­ca ol­du­ğu­nu söy­ler ve Kıp­çak­la­rın ‘y’ har­fi­ni ‘z’ye çe­vi­re­rek “öz­le” de­dik­le­ri­ni be­lir­tir.9 ‘Öğ­le’de ol­du­ğu gi­bi, öd>öy’den ge­len ve bu­gün bi­le “ye­mek za­ma­nı” an­la­mın­da kul­lan­dı­ğı­mız “öyün” doğ­ru­dan ‘za­man’ anla­mın­da da kul­la­nıl­mış­tır.10 ‘Öd’ ve on­dan tü­re­miş, za­ma­nı an­la­tan ke­li­me­le­rin çok es­ki­ler­de kal­dı­ğı sa­nıl­sa da, öy­le de­ğil­dir. Ay­nı an­lam­daki “ödek” ke­li­me­si­nin XVI. ve XVII. yüz­yıl­lar­da ya­şa­dı­ğı­nı tes­bit ede­bil­di­ği­miz gi­bi,11 ‘za­man’ın tam kar­şı­lı­ğı ola­rak kul­la­nı­lan “öd”, “öyün” ve “öz­lek” ke­li­me­le­ri, Ana­do­lu’da gü­nü­mü­ze dek ya­şa­mış­tır.12

‘Öd’ ile il­gi­li bir kaç ke­li­me­de za­man an­la­yı­şı­nın iz­le­ri­ni sür­me­yi de­ne­ye­lim. Ödünç: bel­li bir za­man son­ra iâ­de edil­mek üze­re alı­nan (ve­ya ve­ri­len) şey­dir (Es­ki Uy­gur­ca “ötek”). Bor­cun ifâ­sı ‘öd-eme’dir. Uy­gur­ca Oğuz Ka­ğan Des­ta­nı’nın so­nun­da, Oğuz “kök deng­ri-ge ­men öde­dim” de­mek­tir.13 Oğuz’un aldı­ğı ve öde­di­ği ne­dir? Oğuz, bu söz­le­ri yur­du­nu oğul­la­rı ara­sın­da pay­laş­tır­dık­tan son­ra, doğ­ru bir ha­yat sür­dü­ğü­nü an­lat­tı­ğı cüm­le­le­rin so­nun­da söyler. Ya­şa­ma­nın bir gö­rev ad­de­dil­di­ği ve bu­nun ye­ri­ne ge­ti­ril­di­ği söy­le­ne­bi­lir ve doğ­ru­dur da. Bu­nun­la bir­lik­te, za­ma­nın (ha­ya­tın) in­sa­na, Tan­rı tarafından ödünç ve­ril­di­ği­ne ve vâ­de­si do­lun­ca öde­ne­ce­ği­ne ina­nıl­dı­ğı­nı söy­le­mek de müm­kün­dür. Oğuz’un “öde­dim” de­me­si, ken­di­ne ve­ri­len sü­re­nin so­nu­na gel­di­ği­ne de işâ­ret et­mek­te­dir. İle­ri­de gö­rü­le­ce­ği gi­bi bu, Türk dü­şün­ce­sin­de­ki ha­yat ve ölüm an­la­yı­şı­nı tam ola­rak yan­sıt­mak­ta­dır.

Di­li­miz­de “ödü pat­la­mak (kop­mak) di­ye bir de­yim var­dır. Bu­gün, “an­sı­zın çok kork­mak”14 an­la­mın­da kul­la­nıl­sa da, es­ki me­tin­ler­de ölü­mün ne­de­ni ola­rak gös­te­ril­miş ve in­sa­na ve­ri­len sü­re­nin (‘öd’ün) bit­me­si, ha­ya­tı­nın so­na er­me­si an­la­mın­da kul­la­nıl­mış­tır. Ni­te­kim, XI­II. yüz­yı­la ait “Yu­suf ve Ze­li­hâ” ad­lı man­zûm eser­de ge­çen “öd sı­dur­du ölür­dü bin ki­şi”15 ifa­de­sin­de ve De­de Kor­kut Ki­ta­bı’nda yer alan “Kı­yan Sel­çük ödü sın­dı, can ver­di”16 cümlesin­de bu an­lam­da kul­la­nıl­mış­dır. De­yi­min, mü­bâ­la­ğa yol­lu, (ne­re­dey­se öle­cek ka­dar) çok kork­mak” an­la­mı­nı ka­zan­ma­sı son­ra­dan ol­muş­tur. De­mek ki, za­man ile vü­cu­du­muz­da­ki or­gan ara­sın­da bir iliş­ki ku­rul­muş ve öd ke­se­si “ömür sa­ati” gi­bi de­ğer­len­di­ril­miş­tir.17 Er­ken dö­nem Türk dü­şün­ce­sin­de, bu dün­ya­da kul­lan­mak üze­re in­sa­na ve­ri­len za­ma­nın ön­ce­den be­lir­len­miş ol­du­ğu­na ve ‘öd’ün bit­me­siy­le (pat­la­ma­sıy­la) ölüm ânı­nın gel­di­ği­ne ina­nıl­mış­tır.

‘Öğüt’ün de ‘öğ­le’ gi­bi, ‘öy’den gel­miş ol­ma­sı muh­te­mel­dir. Bu­nun­la bir­lik­te, ‘ög’ (akıl)’den de gel­miş ola­bi­lir. Bi­zi bu­nun izi­ni sür­mek zah­me­tin­den kurta­ra­cak olan es­ki Türk­çe’de ‘öğüt’ an­la­mın­da kul­la­nı­lan ke­li­me­ler­dir. VI­II. yüz­yı­la ta­rih­le­nen Gök­türk ya­zı­lı On­gin ki­tâ­be­sin­de ‘öğüt ver­mek’ kar­şı­lı­ğı olarak ‘öt­le-’ fi­ili kul­la­nıl­mış­tır.18 ‘Öğüt’ an­la­mın­da Irk Bi­tig’de de ge­çen19 ‘öt’, es­ki Uy­gur­ca­da hem ‘öğüt’ hem de ‘za­man’ an­la­mı­na ge­lir.20 Bu hal­de, ‘öt ver­mek’, za­man ver­mek­tir. Ve­ri­le­ne za­man ka­zan­dır­mak­tır. Öğüt ver­mek: Za­ma­nın ken­di­ne ka­zan­dır­dı­ğı tec­rü­be­yi bir baş­ka­sı­na ver­mek. Za­man­la kazanıl­mış olan tec­rü­be ha­zır ve kar­şı­lık­sız ve­ri­lir; alan bu tec­rü­be­yi edin­mek için kay­be­de­ce­ği za­ma­nı ka­zan­mış olur.

‘Ödür-’ “se­çip ayır­mak” an­la­mın­da Di­van’da21 ve Ku­tad­gu Bi­lig’de22 sık­ça kar­şı­mı­za çı­kan bir fi­il­dir. Türk­ler za­ma­na ‘öd­lek’ de de­miş­ler ve bu­nu ‘fe­lek’ o­la­rak ki­şi­leş­tir­dik­le­ri za­ma­nın adı ola­rak kul­lan­mış­lar­dır. Fe­le­ğin, in­san­la­rı ka­der­le­ri­ne gö­re ele­yip ayır­ma­sı ne­de­niy­le, bir ele­ğe ben­ze­til­di­ği de olmuştur.23 Se­çip ayır­ma işi­nin en üst dü­zey fa­ili ola­rak za­ma­nın gö­rül­dü­ğü­nü; bu­na öy­kü­nen bir in­san ey­le­mi ad­lan­dı­rı­la­ca­ğı za­man da ‘za­man’ın kök ola­rak bu fi­ilin için­de yer al­dı­ğı­nı söy­le­ye­bi­li­riz.

Za­ma­nı an­lat­mak için kul­la­nı­lan bir baş­ka ke­li­me de ‘Ogur’dur.24 ‘Og­ru­la-’ hem ‘za­ma­nın­da yap­mak’ hem de ‘çal­mak’ de­mek­tir. Kaş­gar­lı’nın bildirdiğine gö­re25, hır­sız (‘og­rı’) çal­ma­nın za­ma­nı­nı ve fır­sa­tı­nı iyi bil­di­ği için adı ora­dan gel­miştir. Şu­nu da ek­le­mek ge­re­kir ki; el­de böy­le bir dil im­kâ­nı var­ken, za­ma­nı, in­san öm­rün­den ça­lan bir hır­sız ola­rak de­ğer­len­dir­me­dik­le­ri­ni dü­şün­mek ha­ta olur. ‘Ogur’ da ‘öd’ gi­bi ya­şa­ma­ya de­vam et­mek­te­dir. Anadolu’nun ki­mi yö­re­le­rin­de, za­man an­la­mın­da ‘uğur’ ve hır­sız an­la­mın­da ‘oğur’ kul­la­nıl­mak­ta­dır.26

Ta­rih­çi­ler ara­sın­da ol­duk­ça ta­raf­tar bu­lan bir gö­rü­şe gö­re, ‘Oğuz’ adı (‘boy’ an­la­mı­na ge­len) ‘ok’dan ge­lir ve onun ço­ğu­lu­dur.27 Aca­ba ‘Ogur’ için de böy­le bir geç­miş dü­şü­nü­le­bi­lir mi? Di­van’da za­man ile il­gi­li bir ‘ok’ ke­li­me­si var­dır. Kaş­gar­lı bu­nun kar­şı­lı­ğı­nı ya­zar­ken, “Hâl ma­na­sı­na ya­kın bir an­la­mı olan edat­tır” de­mek­de ve “ba­ya ok kel­dim = az ön­ce gel­dim; em­di ok ay­dım = bu sa­at­te söy­le­dim” ör­nek­le­ri­ni ver­mek­te­dir.28 ‘Ya­zok et’ (pas­tır­ma)in etimo­lo­ji­si­ni ya­par­ken de “bu, ‘yaz ok ye’ sö­zün­den alın­mış­tır” de­yip, “ba­har za­ma­nı ye” an­la­mı­na gel­di­ği­ni be­lirt­miş­tir.29 Türk­ler, yaş­lan­ma, es­ki­me, bo­zul­ma gi­bi her tür de­ği­şi­min ne­de­ni ola­rak ‘za­man oku’nun değ­me­si­ni gör­müş­ler­dir.30 Atı­lan okun gi­di­şi ve değ­di­ği yer­de ne­den ol­du­ğu tah­ri­bat ile za­ma­nın doğ­ru­sal akı­şı ve yıp­ra­tı­cı et­ki­si ara­sın­da bir iliş­ki kur­mak zor ol­ma­sa ge­rek.

Yu­ka­rı­da­ki­ler­den baş­ka, Di­van’da ‘za­man’ an­la­mın­da ge­çen bir ‘çer’ ke­li­me­si var­dır ki, Be­sim Ata­lay, Ana­do­lu’da ka­dın di­lin­de hâ­len kul­la­nıl­dı­ğı­nı tesbit et­miş­tir.31 İb­ni-Mü­hen­nâ Lû­ga­tin­de kar­şı­lı­ğı ‘za­man’ ola­rak ve­ilen ‘oza’ ile Di­van’da an­la­mı ‘geç­miş za­man’ ola­rak ve­ri­len ‘uza’32 il­gi­li görünmekte­dir. Bun­lar­dan baş­ka, Kaş­gar­lı ‘türk’ için “va­kit an­la­mı­na ge­len bir ke­li­me­dir”33 de­se de, ver­di­ği ör­nek­ler bu­na uy­ma­mak­ta­dır. Zâ­ten, verdiği üç örne­ğin iki­sin­de ‘türk’, ‘öd’ ile be­ra­ber kul­la­nıl­mış­tır. Öy­le sa­nı­yo­rum ki, ‘türk’ her­han­gi bir şe­yin ide­al ha­li­ne eriş­ti­ği za­ma­nı an­la­tır.

“Za­man Tan­rı­sı” Me­se­le­si

Ta­kip eden bö­lüm içe­ri­sin­de ge­niş­çe bir pa­ran­tez aç­mak­tan­sa, ki­mi zi­hin­le­ri epey­ce meş­gul eden bir me­se­le­yi ayrı bir baş­lık al­tın­da ele alıp öyle­ce son­ra­ki bö­lü­me geç­me­yi uy­gun gör­dük. Me­se­le­nin kay­na­ğın­da Kül Ti­gin ki­tâ­be­si­nin, ku­zey yü­zün­de yer alan, onun­cu sa­tır­da­ki son cüm­le­nin, işin uzman­la­rın­ca fark­lı okun­ma­sı ve yo­rum­lan­ma­sı var­dır. Yay­gın ka­bul gö­ren oku­ma şöy­le­dir: “öd ten­ri ya­sar, ki­şi og­lı kop ölüg­li tö­rü­miş.”34 Yüz yı­lı aş­kın bir za­man­dır sü­ren ve Thom­sen, Rad­loff, Ma­lov, Cla­uson, Ba­zin, Ga­ba­in, Or­kun. T. Te­kin, M. Er­gin ve da­ha ni­ce­le­ri­nin ka­tıl­dı­ğı tar­tış­ma­ya bir dil­bi­lim­ci gi­bi mü­dâ­hil ol­ma­mız söz ko­nu­su de­ğil­dir. Bu­nun­la bir­lik­te, bu cüm­le­yi kar­şı­la­rı­na ko­yan uz­man­la­rın, dil­bi­lim­ci ol­ma­nın öte­si­ne ge­çe­me­dik­le­ri sü­re­ce me­se­le­nin çö­zül­me­ye­ce­ği ka­na­atin­de­yiz.

Ya­zıt­la­rı oku­yan ilk ki­şi ol­ma onu­ru­na sa­hip Thom­sen bu cüm­le­yi şöy­le çe­vir­miş­tir: “Tan­rı za­ma­nı dü­zen­ler, ama in­sa­noğ­lu ölüm­lü doğ­muş­tur.”35 Cüm­le­nin ikin­ci ya­rı­sı üze­rin­de bir ih­ti­lâf yok­tur. Gök­türk ya­zı­sıy­la “…..” bi­çi­minde ya­zı­lan ve harf kar­şı­lık­la­rı “öd tnri ysr” olan ilk ya­rı­sı ise, W. Bang ta­ra­fın­dan “Za­man ve Gök yö­ne­tir”36 şek­lin­de; Ba­zin ta­ra­fın­dan ise, “Za­ma­na Tan­rı-Gök emir ve­rir”37 şek­lin­de çev­ril­miş­tir. Cla­uson ise ‘ya­sar’ fi­ili­ni ‘gevşetmek’ ola­rak al­mış ve söz ko­nu­su ifâ­de­yi “Za­man Tan­rı­sı (acı­la­rı) gev­şe­tir” ola­rak çe­vir­miş­tir.38 H. N. Or­kun, “Za­ma­nı Tan­rı tak­dir eder”39; T. Tekin, “Za­man Tan­rı­sı (öy­le) bu­yu­run­ca”40; M. Er­gin ise, “Za­ma­nı Tan­rı ya­şar”41 kar­şı­lık­la­rı­nı ver­miş­ler­dir. Gö­rül­dü­ğü gi­bi, sa­de­ce “öd ten­ri”nin de­ğil, “ysr”nin de ne şe­kil­de oku­nup an­lam­lan­dı­rı­la­ca­ğı ih­ti­lâf­lı­dır. Bu­nun, “ya­sar” ola­rak mı yok­sa “ay­sar” ola­rak mı oku­na­ca­ğı; şâ­yet “ya­sar” ise, fi­il kö­kü­nün ne ol­du­ğu, ko­nu­la­rı üze­rin­de uz­laş­ma­ya va­rı­la­ma­mış­tır. Ni­te­kim, Dur­sun Yıl­dı­rım, hâ­kim gö­rüş­ten fark­lı ola­rak, söz ko­nu­su fi­ilin ‘ya­sa-’ de­ğil, ‘yas-’ oldu­ğu­nu sa­vun­muş ve ifâ­de­yi “Za­ma­nı Tan­rı bo­zup da­ğıt­tı­ğın­dan” şek­lin­de oku­muş­tur.42 “Es­ki Türk­çe­nin Gra­me­ri”nin ya­za­rı von Ga­ba­in, ki­ta­bı­nın söz­lük kıs­mın­da “öd ten­ri”ye “Türk­le­rin za­man ilâ­hı” kar­şı­lı­ğı­nı ve­rir.43

Bu­ra­da ele alı­nan (ve­ya alın­ma­yan) bun­ca fark­lı oku­ma­dan ha­re­ket eden (ce­sa­ret bu­lan) yo­rum­lar ise, ken­di­le­ri­ni eleş­tir­mek için dil­bi­lim­ci ol­ma­ma­zı şart koş­maz­lar. Di­vit­çi­oğ­lu, La­tin­ce’de­ki ‘tem­pus’ (=za­man) ve ‘temp­lum’ (=ta­pı­nak) ke­li­me­le­ri­nin ara­sın­da­ki iliş­ki­yi gö­ze­te­rek; ‘öd’ün za­ma­nı gös­ter­di­ği gi­bi, “acun­sal za­ma­nı tem­sil eden tah­tı” da sim­ge­le­me­si ge­rek­ti­ği­ni ve bu­ra­dan ha­re­ket­le, Öd Teng­ri’nin ka­ğan­lı­ğı ko­ru­yan, ka­ğa­na öz­gü, Teng­ri’nin bir sı­fa­tı ol­du­ğu­nu dü­şü­nür. Böy­le dü­şün­me­sin­de­ki en bü­yük da­ya­nak “bu za­ma­na otur­dum” ola­rak oku­du­ğu “bu öd­ke olur­tum” (KT-G1) ifâ­de­si­dir ve Bazin’i kay­nak gös­te­re­rek, ‘böd=taht’ öz­deş­li­ği­nin bi­lin­me­di­ği­ni, ya­zıt­la­rın baş­ka cüm­le­le­rin­de de ge­çen ‘böd’ ke­li­me­si­nin ‘bu öd’ ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni savu­nur.44 ‘Tem­pus’ ve ‘temp­lum’ ara­sın­da­ki iliş­ki, Di­vit­çi­oğ­lu’nun id­di­ası­nı des­tek­le­mek­ten zi­yâ­de, san­ki böy­le bir id­dia için onu ce­sa­ret­len­dir­miş gibi­dir. Ha­ki­ka­ten il­gi çe­ki­ci olan id­dia, ne ya­zık ki, sağ­lam ka­nıt­lar­dan yok­sun­dur. Di­vit­çi­oğ­lu, ‘bu öd’ün ‘böd’ ol­ma­sı­nın bü­zül­me­den kay­nak­lan­dı­ğı­nı söy­ler ki; bir kez de ol­sa kul­la­nıl­mış olan ‘bu öd’ün ne­den bü­zül­me­den ka­la­bil­di­ği­ni açık­la­ma­dı­ğı sü­re­ce, bu sö­zü hiç bir an­lam ifâ­de et­mez. Şâ­yet bir ya­zım ha­ta­sın­dan bah­se­de­cek olur­sa, ken­di­nin­ki­nin tam kar­şı­tı bir id­dia onun­kin­den dört kat da­ha güç­lü olur. Çün­kü; ‘bu öd­ke’nin­bir kez geç­ti­ği yazıtlar­da ‘böd­ke’ dört ay­rı yer­de kul­la­nıl­mış­tır. Ay­rı­ca, oto­ri­te­le­rin ço­ğu “bu öd­ke olur­tım”ı, “bu za­ma­na otur­dum” ola­rak de­ğil, “bu za­man­da otur­dum” ola­rak oku­muş­lar­dır.

Türk­ler­de Öd-Teng­ri ad­lı bir za­man tan­rı­sı bu­lun­du­ğu­nu söy­le­yen Emel Esin, bu­nun Hâ­kâ­nî me­tin­ler­de­ki Öd­lek ile bir ve ay­nı ol­du­ğu­nu sa­vu­nur. Ay­rı­ca, Onun Zur­van ve Kro­nos ile il­gi­li ve on­la­ra ben­zer ol­du­ğu­nu be­lir­tir.45 Baş­ka bir met­ninde bun­la­ra Kâ­la-Ya­ma’yı da ek­ler ve Ku­tad­gu Bi­lig’de­ki Öd­lek’in de, Kâ­la gi­bi, ye­ni do­ğan in­sa­nın bin­di­ği bir adı­mı gün­düz di­ğe­ri ge­ce olan ve iler­le­mek­le in­sa­nı ölü­me gö­tü­ren ata ben­ze­til­me­si­ni de­lil ola­rak su­nar.46 Esin’in ve baş­ka­la­rı­nın bu tip kar­şı­laş­tır­ma­la­rı na­sıl böy­le­si­ne bir ko­lay­lık­la ya­pa­bil­dik­le­ri­ni an­la­mak müm­kün de­ğil­dir. Ger­çek­ten bir Öd Teng­ri ol­say­dı bi­le, Onun hak­kın­da hiç bir şey bil­mi­yor ola­cak­tık. Bun­ca yo­rum kar­şı­sın­da inan­mak güç ol­sa da, bü­tün Türk kül­tür ta­ri­hi ma­ter­yal­le­ri içe­ri­sin­de, Öd Teng­ri adı ge­çen ye­gâ­ne bel­ge, yu­ka­rı­dan be­ri üze­rin­de­ki tar­tış­ma­la­rı özetle­me­ye ça­lış­tı­ğı­mız bir tek sa­tır­dır. Bu­gün, ken­di­ne iliş­kin pek çok met­ne sahip ol­unma­sı­na rağ­men Zur­va­niz­me ait tek ve tu­tar­lı bir sis­tem or­ta­ya koy­ma­nın açık­ça im­kân­sız ol­du­ğu söy­len­miş­tir.47 Zur­van da Kâ­la gi­bi ka­der­le iliş­ki­li gö­rül­müş­tür. Ne var ki, in­san­lar ta­rih bo­yun­ca üze­rin­de hâ­kim ola­ma­dık­la­rı ka­der­le­ri­ni Tan­rı ve­ya tan­rı­la­rın elin­de gör­müş­ler­dir. Bu­gün bi­le böy­le yap­mı­yor mu­yuz? Hem de sa­de­ce bu işe öz­gü ay­rı bir tan­rı ih­dâs et­me­den. Kal­dı ki, Zur­van ken­di ka­de­ri­ni da­hî be­lir­le­ye­me­miş, bir oğul sa­hi­bi olabilmek için bin yıl bo­yun­ca kur­ban sun­muş­tur.48 Hiç bir şey yok­ken, var olan bir tan­rı­nın ne­ye kur­ban sun­du­ğu ay­rı bir tar­tış­ma ko­nu­su­dur. Kâ­la ki­mi zaman ba­ğım­sız bir tan­rı ola­rak gö­rün­se de, ölüm tan­rı­sı Ya­ma’nın isim­le­rin­den bi­ri­si­dir. Ki­mi za­man da tan­rı Brah­ma, Kâ­la bi­çi­min­de or­ta­ya çı­kar.49 Kâ­la da Zur­van gi­bi ka­der ve za­man ile iliş­ki­len­di­ri­lir. On­lar için bu­nu yap­mak müm­kün­dür, zi­râ Öd Teng­ri’den fark­lı ola­rak, el­de ye­te­rin­ce de­lil var­dır. Kro­nos da, Zur­van ve Kâ­la gi­bi, kar­ma­şık bir tan­rı ai­le­sin­de or­ta­ya çı­kar. As­lın­da, Ura­nos’la Ga­ia’nın son oğul­la­rı olan ti­tan Kro­nos’un ‘za­man’ ile hiç bir il­gi­si yok­tur. Adı olan Kro­nos (“.......”) ile ‘za­man’ an­la­mı­na ge­len Khro­nos (“.........”)’un ya­zı­lış­la­rı­nın bir­bi­ri­ne ben­ze­me­si so­nu­cu za­man­la bir ke­li­me oyunu ya­pıl­mış50 ve son­ra­ki ef­sa­ne­ler­de de bu iki­si bir tu­tul­muş­tur. Oy­sa ken­di hi­kâ­ye­si­ne ba­kıl­dı­ğın­da bu­nun çok zor­la­ma bir yo­rum ol­du­ğu gö­rü­lür51. Fark­lı pan­te­on­la­ra men­sup her üç tan­rı da ai­le iliş­ki­le­rin­de or­ta­ya çık­mış ve­ya ai­le iliş­ki­le­riy­le te­ma­yüz et­miş­ler­dir. Oy­sa Türk­le­rin Gök-Tan­rı inan­cın­da hiç bir za­man hi­ero­ga­mi söz ko­nu­su ol­ma­mış­tır.52 Esin’in her iki­si­nin de ata ben­ze­til­miş ol­ma­sın­dan do­la­yı, Kâ­la ile bir say­dı­ğı Öd­lek, Ku­tad­gu Bilig’de, Tan­rı’nın ya­rat­tı­ğı bir mah­luk ola­rak su­nu­lur.53 Ya­ra­tıl­mış ol­ma ba­kı­mın­dan di­ğer­le­rin­den hiç bir far­kı yok­tur. Zâ­ten bu tak­dîm, bes­me­ley­le başla­yan ki­ta­bın “Teng­ri Az­ze ve Cel­le Ög­di­sin Ayur” baş­lık­lı, ta­ma­men İs­lâm akâ­idin­de­ki Tan­rı an­la­yı­şı­nın yan­sı­tıl­dı­ğı bö­lüm­de ya­pıl­mış­tır. ‘Öd’ gi­bi, doğ­ru­dan ‘za­man’ an­la­mın­da da kul­la­nıl­mak­la be­ra­ber, ço­ğun­luk­la ‘fe­lek’ an­la­mın­da kul­la­nı­lan ‘Öd­lek’i ata ben­ze­til­di­ği için Kâ­la’yla bir say­mak­tan­sa, Meş­şâî’ler üze­rin­den ta­şı­nan bir Aris­to­te­les et­ki­si ola­rak gör­mek, bel­ki, da­ha doğ­ru olur. Ba­la­sa­gun’lu Yu­suf’un Ku­tad­gu Bi­lig’i yaz­dı­ğı sı­ra­lar­da, vatandaş­la­rı olan Kaşgarlı Mah­mut ve Sın­gı-Se­li-Tu­tung’da, Kaş­gâr ya­kın­la­rın­da, Di­va­nü Lu­gât-it-Türk ve Al­tun Ya­ruk’u ka­le­me al­mak­tay­dı­lar. Bu dönem­de Kaş­gâr ve Ba­la­sa­gun bü­tün Or­ta As­ya Türk uy­gar­lı­ğı­nın kül­tür baş­kent­le­ri ko­nu­mun­day­dı­lar.54 ve her tür bi­lim ve fel­se­fe ge­liş­me­sin­den haber­dâr idi­ler. Kal­dı ki, za­ma­nı ve ölü­mü in­san­la­rı alıp gö­tü­ren bir ata ben­zet­mek, her dö­nem­de ve her kül­tür­de gö­rü­le­bi­le­cek bir me­ta­for­dur ve araların­da il­gi kur­ma­ya ça­lış­mak­tan­sa ba­ğım­sız ola­rak or­ta­ya çık­mış ola­bel­cek­le­ri­ni dü­şün­mek da­ha mâ­kûl­dür. Mâ­lûm ol­du­ğu üz­re, in­san ak­lı tü­re özgü­dür. Esin ve­ya bir baş­ka­sı, bu tip de­ğer­len­dir­me­ler ya­pa­cak olan­la­rın ön­ce­lik­le şu so­ru­la­ra ce­vap ver­miş ol­ma­la­rı ge­rek­ti­ği açık­tır: Ör­nek­le­rin getiril­di­ği dö­nem­ler­de ya­şa­yan in­san­lar, ger­çek­ten de, et­ki­le­rin­den ay­rı fel­se­fî bir ‘za­man’ kav­ra­mı­na ulaş­mış ola­bi­lir­ler mi, yok­sa bu son­ra­ki yorumcula­rın bir ya­kış­tır­ma­sın­dan mı iba­ret­tir? Ör­tüş­tü­rül­mek kas­tıy­la kar­şı kar­şı­ya ko­nu­lan kül­tü­rel ya­pı­la­rın, bi­rin­de­ki un­sur­la­r di­ğe­rin­de de var mı­dır, yok­sa bun­lar icad mı edil­mek is­ten­mek­te­dir? Kül­tür­le­rin bi­ri­bi­ri­le­rin­den ba­ğım­sız ola­rak ula­şa­bi­le­cek­le­ri or­tak so­nuç­lar ola­maz mı? Bi­ri­le­rin­ce, in­san­lık için var­sa­yıl­mış olan, ta­rih­sel ge­li­şim şe­ma­sı tüm top­lum­la­ra uy­du­rul­mak zo­run­da mı­dır? So­ru­la­rı art­tır­mak müm­kün ol­sa da, muh­te­me­len, bu bi­zi konu­muz­dan uzak­laş­tı­ra­cak­tır. Son ola­rak Je­an Pa­ul Ro­ux’dan ya­pa­ca­ğı­mız bir alın­tı üze­rin­de du­rup, aka­bin­de asıl ko­nu­ya gir­mek iz­le­ne­cek en doğ­ru yol­dur.

“Ger­çek­te, ... bir ‘za­man tan­rı­sı’ söz ko­nu­su­dur. Bu kav­ra­ma Kaş­gâ­rî’de ve de Ku­tad­gu Bi­lig’de ata bi­nen ve de Ay ile ay­nı za­man­da ha­re­ket eden, kişileş­miş za­man şek­lin­de Öd­lek is­mi ile tek­rar rast­lan­mak­ta­dır. Do­la­yı­sıy­le yu­ka­rı­da­ku yo­ru­mu dü­zel­te­rek şu şe­kil­de çe­vir­mek ge­re­kir: “Za­man Tanrı­sı em­re­der, bü­tün in­san oğul­la­rı fâ­ni do­ğar”; ni­te­kim Kaş­gâ­rî, bu cüm­le­yi he­men he­men ay­nı şe­kil­de ve aşa­ğı­da­ki gi­bi ele al­mak­ta­dır: “Za­man (öd) in­san far­kın­da ol­ma­dan geç­mek­te­dir; in­san­lar son­su­za ka­dar ya­şa­maz­lar”. Eli­miz­de­ki çok sa­yı­da­ki ka­nıt­la­ra da­ya­na­rak di­ye­bi­li­yo­ruz ki, Al­lah doğ­ru­dan in­sa­nın ka­de­ri­ne hük­met­mek­te­dir. “Yıl­dı­rım tan­rı­sı” gi­bi za­man tan­rı­sı hem özerk­tir ve hem de Teng­ri’nin bir par­ça­sı­dır.”55

Ku­tad­gu Bi­lig’de “ata bi­nen ve de ay ile ay­nı za­man­da ha­re­ket eden” bir öd­lek yok­tur. En faz­la, Emel Esin’in ver­di­ği yu­ka­rı­da üze­rin­de dur­du­ğu­muz örnek var­dır.56 Bu nok­ta­da, E. Esin eleş­ti­ri­si­ne de ek ol­mak üze­re şu­nu be­lirt­mek ge­re­kir ki, Yu­suf Has Ha­cib eli ka­lem tu­tan ay­dın bir in­san­dır. Ese­ri­ni ede­bi­yat şa­he­se­ri ola­rak su­nar­ken, kul­lan­dı­ğı me­ta­for­la­rı ve di­ğer an­la­tım bi­çim­le­ri­ni ede­bî sa­nat ola­rak gör­me­yip al­tın­da baş­ka şey­ler ara­mak hakkâni­ye­te sığ­maz. Bu­gün­kü dün­ya me­de­ni­ye­ti bir fe­lâ­ket­le yok ol­sa ve ge­ri­ye sa­de­ce ‘pop ve fut­bol ilah­la­rı ile seks tan­rı­ça­la­rı’ndan bah­se­den gazeteler kal­sa, bir gün on­la­rı bu­lup oku­ya­bi­len­ler di­nî inanç­la­rı­mız hak­kın­da ne dü­şü­nür­ler­di, üze­rin­de dur­mak ge­rek. Ro­ux’nun, Kaş­gâ­rî’de bu­lu­nan ve “Zaman Tan­rı­sı em­re­der, bü­tün in­sanoğul­la­rı fâ­nî do­ğar” ile “he­men he­men ay­nı şe­kil­de” ol­du­ğu­nu id­dia et­ti­ği cüm­le­yi, gü­nü­müz Türk­çe­si­ne çe­vir­me­ye bi­le ge­rek yok­tur: “Öd ke­çer ki­şi tuy­mas, yaln­guk oğ­lu men­gü kal­mas”.57 Böy­le bir cüm­le­den ha­re­ket­le bir Tan­rı ih­dâs et­mek, doğ­ru­su, epey­ce ma­ha­ret is­te­yen bir iş ol­sa ge­rek­tir. Ro­ux’nun “elin­de­ki çok sa­yı­da­ki ka­nıt­la­ra da­ya­na­rak ... Al­lah doğ­ru­dan in­sa­nın ka­de­ri­ne hük­met­mek­te­dir” de­me­si­ne bir an­lam ve­re­me­dik. Eğer, çe­vi­ri­den kay­nak­la­nan bir so­run söz ko­nu­su de­ğil­se, “Al­lah” de­mek­le ne kas­tet­ti­ği açık de­ğil­dir. İn­sa­nın ka­de­ri­ne hük­me­den Gök-Tan­rı ise, zâ­ten bir ‘Za­man Tan­rı­sı’na ih­ti­yaç yok­tur. Böy­le de­ğil de, ka­sıt ‘Za­man Tan­rı­sı’ ise, o elin­de­ki çok sa­yı­da­ki ka­nıt­la­rı bil­mek hak­kı­mız­dır. Şu­nu da bil­mek ge­rek ki, Ro­ux, bir baş­ka ki­ta­bın­da, ‘Öd Teng­ri’ ile il­gi­li ola­rak, “bu iki me­tin­le de doğ­ru­la­nır”58 de­mek­te; ne var ki, mâ­lum olan dı­şın­da­ki, ikin­ci met­ni ki­tap­ta gös­te­re­me­mek­te­dir. Ay­rı­ca, ay­nı yer­de “ma­ale­sef öd teng­ri’nin ba­ğım­sız bir şah­si­yet mi, yok­sa ken­di te­zâ­hür­le­rin­den bi­rin­de Gök Tan­rı’mı ya da yü­ce var­lı­ğın ken­di­sin­den ay­rı ve ki­şi­leş­ti­ril­miş bir vas­fı mı­dır? Bun­la­rı bil­mek im­kân­sız” der­ken, yu­ka­rı­da ken­di­sin­den yap­tı­ğı­mız alın­tı­nın, Hris­ti­ya­nî üç­lü bir­lik inan­cı­nı çağ­rış­tı­ran son cüm­le­siy­le çe­liş­mek­te­dir. “Türk­le­rin ve Mo­ğol­la­rın Es­ki Di­ni”ni Fran­sız­ca as­lın­dan oku­yan din ta­rih­çi­si Ha­run Gün­gör, bu ko­nu­ya ayır­dı­ğı bir ma­kâ­le­sin­de de­ğer­len­dir­me­le­ri­ni şöy­le­ce sun­mak­ta­dır: “Ro­ux, es­ki Türk di­ni­ni pa­ga­nizm ola­rak ni­te­le­mek­te, bir çok yer­de ‘pa­ïen’ ke­li­me­si­ni... bir iki ye­rin­de ‘polyt­he­is­me’ kav­ra­mı­nı kul­lan­mak­ta­dır... Ti­ri­ni­té esa­sı­na da­ya­nan Hris­ti­yan mo­no­te­iz­mi­ni es­ki Türk di­ni­ne uy­gu­la­ma­ya ça­lış­mak­ta, hat­ta es­ki Türk di­nî sis­te­min­de dağ, su,  ağaç üç­lü­sün­den ve ken­di tâ­bi­riy­le bir ‘Tri­ade di­vi­ne’den söz et­mek­te­dir... Zan ve tah­min­ler­le, hat­ta bu­nu aşa­rak bi­raz ke­hâ­net­le din­ler ta­rih­çi­li­ği yap­ma­ya gay­ret et­mek­te­dir... Or­ta As­ya halk­la­rı­nın ev­ren­sel din­ler­le te­ma­sın­dan son­ra oluş­muş olan inanç­la­rı, Türk-Mo­ğol hal­kı­nın bü­tün ta­ri­hî dö­nem­le­ri­ne yay­mak­ta, da­ha son­ra da bun­la­rı or­ji­nal inanç­lar gi­bi tak­dim et­mek­te­dir.”59

Bun­ca tar­tış­ma­nın ar­dın­dan, biz­de hâ­sıl olan ka­na­ati şöy­le­ce özet­le­mek müm­kün­dür: İn­san­la­rın ka­de­ri­ne hük­me­den ve ölüm­le­ri­ni be­lir­le­yen ba­ğım­sız bir ‘Öd Teng­ri’ ol­say­dı; ken­di­ni bir sa­tır­dan çok da­ha faz­la yer­de, özel­lik­le de çok sa­yı­da­ki me­zar ta­şın­da gös­ter­me­si bek­le­nir­di. Bugü­ne dek, bu­lu­nan me­zar taş­la­rın­da böy­le bir ifâ­de­ye rast­lan­ma­dı­ğı gi­bi, bu­nun ak­si­ni gös­te­rir işa­ret­ler var­dır. Ye­ni­sey ka­lın­tı­la­rı­na ait bir me­zar ki­tâ­be­sin­de şu söz­le­ri oku­ruz: “Üze­ri­miz­de­ki Tan­rı bu­yur­du... kav­mim, üç oğ­lu­ma doy­ma­dım (öl­düm).”60 İn­san ak­lı­nın, bu­gün da­hî, sı­fat­sız bir Tan­rı’yı kav­ra­ma­sı güç­tür. Bu­nu göz önün­de bu­lun­du­rup, Tan­rı’ya ait sı­fat­la­rı, pe­şi­nen, ba­ğım­sız tan­rı­lar ola­rak yo­rum­la­ma­mak ge­rek. Bun­dan baş­ka, her­han­gi bir var­lı­ğa say­gı gös­ter­me­nin, hat­ta ulu­la­ma­nın onu tan­rı yap­ma­ya­ca­ğı bi­lin­me­li­dir. Bu tip yü­celt­me­le­ri sa­de­ce geç­miş­te de­ğil gü­nü­müz­de de gö­re­bi­li­riz. Ay­rı­ca, in­san-üs­tü bir gü­cün ve­ya il­ke­nin ki­şi­leş­ti­ril­me­si de onu tan­rı yap­ma­ya yet­mez. Unu­tul­ma­ma­lı­dır ki; in­san zih­ni so­yut olan kav­ra­mak­ta çek­ti­ği güç­lü­ğü böy­le­ce aş­ma­yı de­ner. Yu­ka­rı­da adı­nı an­dı­ğı­mız ‘öd­lek’ (=za­man) bu­na gü­zel bir ör­nek­tir. Bu­gün de, “su gi­bi akıp gi­den za­man”dan ve­ya “ha­ya­tın sil­le­si­ni ye­mek”den bah­se­de­riz. Gü­zel olan şey­ler ol­ma­sa ‘gü­zel­lik’i kav­ra­mak­ta çe­ke­ce­ği­miz güç­lük açık­tır.

Bir Tan­rı’ya eş koş­ma­dan ön­ce, Onun ik­ti­da­rı­nı pay­laş­ma­ya ha­zır olup ol­ma­dı­ğı­nı bil­mek ge­re­kir. Özel­lik­le Or­kun ya­zıt­la­rı­nın için­de bu­lun­du­ğu dö­nem söz ko­nu­su ol­du­ğun­da, Türk dü­şün­ce­sin­de­ki Tan­rı’nın bu­na rı­za gös­ter­me­ye­ce­ği açık­tır. O, ye­ri, gö­ğü ve in­san­la­rı ya­rat­mış olan Tan­rı’dır:“Yu­ka­rı­da ma­vi gök, aşa­ğı­da ya­ğız yer ya­ra­tıl­dık­ta; iki­si­nin ara­sın­da in­sa­noğ­lu ya­atıl­mış.”61 Bu açık ifa­de­den, gök­yü­zü ile yer­yü­zü­nün ya­rat­ma­nın fâ­ili de­ğil, nes­ne­si ol­duk­la­rı bel­li­dir. Ya­ra­ta­nın adı açık­ça anıl­ma­sa da, “bu fâ­il, yük­sek Gök Tan­rı’dır.”62 O, ölüm ve­ren (“Tan­rı ölüm ver­miş”63) ve “di­ril­ti­ci”64 olan­dır. Ül­ke ve­ren65, ka­ğan­lık tah­tı­na otu­rtan,66 bil­gi67 ve za­fer ve­ren68 yi­ne ay­nı Tan­rı’dır. R. Gi­ra­ud, Ton­yu­kuk ki­tâ­be­si 35. sa­tır­da ge­çen “tan ün­tü­rü” ifâ­de­siy­le il­gi­li şun­la­rı söy­ler: “ ‘ün­tür-’, ‘ün-’ (yük­sel­mek) fi­ili­nin edil­gen şek­li­dir; tan, gü­nü­müz Türk­çe­sin­de gün ağar­ma­sı an­la­mı­na ge­len ‘tan’dır. Bu öz­ne­siz kul­la­nı­lan fi­ilim­si, eğer bir baş­ka yol­dan açık­lan­mış bir öz­ne ile tam bir çö­züm yo­lu­muz he­men he­men ol­ma­say­dı, aca­yip olu­cak­tı. Bu öz­ne, ke­sin­lik­le ‘Teng­ri’den baş­ka­sı de­ğil­dir. Ger­çek­ten de Kaş­gâ­rî’de, “Teng­ri ot ön­dür­dü” (ün­dür­di di­ye oku­na­cak) “Teng­ri-yer­den- bit­ki­le­ri çı­kart­tı” cüm­le­si bu­lu­nur... Ya­ra­tı­cı ve ha­re­ket et­ti­ri­ci, can­lı­lık ve­ri­ci olan Tan­rı fik­ri kay­da de­ğer­dir.”69 İnsa­nın doğ­ma­sı ve öl­me­si, ken­di­ne ül­ke, taht, bil­gi ve za­fer ve­ril­me­si onun için ka­der­dir. Bu ka­de­rin efen­di­si olan Tan­rı; ya­rat­mak ve öl­dür­mek­le, in­sa­nın pa­yı­na dü­şen za­ma­nı da be­lir­le­yen­dir. Bu du­rum­da, “öd Teng­ri ya­sar”ı, “za­ma­nı Tan­rı be­lir­ler” ve­ya “za­ma­nı Tan­rı ya­par” şek­lin­de oku­ya­bi­le­ce­ği­miz gi­bi, ya­rat­ma­nın tek fâ­ili ol­ma­sı ne­de­niy­le, “za­ma­nı Tan­rı ya­ra­tır” şek­lin­de an­la­ma­mız da müm­kün­dür.

 

Za­ma­nın Kö­ke­ni, İler­le­yi­şi ve Bu­nun Et­ki­le­ri­ne Da­ir

Or­kun ya­zıt­la­rın­da­ki an­la­tım, gök ile ye­rin ya­rat­ma­nın nes­ne­si ol­duk­la­rı­nı açık­ça bil­dir­miş­tir. ‘Gök’den ka­sıt sa­de­ce dün­ya at­mos­fe­ri de­ğil, yer dı­şın­da­ki gö­rü­nür kâ­inat­tır. Za­ma­nın, et­ki­le­ri yo­luy­la, var­lı­ğı­nın his­se­dil­me­si de, an­cak ev­re­nin ya­ra­tıl­ma­sıy­la be­ra­ber söz ko­nu­su edi­le­bi­le­cek­tir. Bu du­rumda, ya za­ma­nın da kâ­inat­la bir­lik­te, Tan­rı ta­ra­fın­dan ya­ra­tıl­dı­ğı­nı ya da bu an­la bir­lik­te var­lı­ğı­nın far­kı­na va­rıl­dı­ğını söy­le­ye­bi­li­riz. Bu­nun­la bir­lik­te, Gök Tan­rı’nın tek ya­ra­tı­cı ola­rak te­mâ­yüz et­miş ol­ma­sı, ka­te­go­rik ola­rak, ken­di dı­şın­da­ki bü­tün va­ro­lan­la­rı ‘ya­ra­tıl­mış’ sı­nı­fı­na so­ka­ca­ğın­dan, za­ma­nın da Tan­rı ta­ra­fın­dan ya­ra­tıl­mış ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni söy­le­ye­bi­li­riz. Ku­tad­gu Bi­lig’de, kâ­ina­tı ve ‘öd ile öd­lek’i Tan­rı’nın ya­rat­tı­ğı ya­zı­lı­dır.70 Bu ifâ­de­yi ta­şı­yan be­yit, ta­ma­men İs­lâm an­la­yı­şı­nın yan­sı­tıl­dı­ğı bir bö­lüm­de yer al­ma­sı­na rağ­men, bil­di­ği­miz ka­da­rıy­la, Kur’an’da, za­ma­nı Tan­rı’nın ya­rat­tı­ğı­nı açık­ça bil­di­ren bir ifâ­de yok­tur. Ku­tad­gu Bi­lig ya­za­rın­dan yaş­ca bü­yük ol­mak­la bir­lik­te, ay­nı dö­ne­min ta­nı­ğı olan Ebu Rey­han el-Bi­rû­nî, “Ki­tab tah­did ni­ha­yat el-ema­kin” ad­lı ese­rin­de, ken­di ulaş­tı­ğı bir so­nuç ola­rak, za­ma­nın bir baş­lan­gı­cı ve so­nu ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni söy­ler­ken, “Al­lah Te­âlâ’nın ki­ta­bı ve doğ­ru eser­ler bu ko­nu­dan hiç bah­set­me­miş­ler­dir” de­mek­te­dir.71 Öd ile öd­lek’in bir ara­da fa­kat ay­rı var­lık­lar ola­rak su­nul­ma­la­rı, bi­ri­bi­ri­le­riy­le il­gi­li gö­rül­mek­le be­ra­ber, ay­rış­tı­rıl­mış ol­duk­la­rı­nı an­lat­mak­ta­dır. Bu ayı­rı­mın in­ce­lik­le­ri­ni ne ya­zık ki, tam ola­rak öğ­re­ne­mi­yo­uz. Ki­tap bo­yun­ca, açık et­ki­si­ni yer yer iz­le­ye­bil­di­ği­miz Meş­şâ­îlik, bu­ra­da da ken­di­ni gös­ter­miş ola­bi­lir. Za­ma­nı, Aris­to­te­les’in et­ki­siy­le, ‘ha­re­ke­tin öl­çü­sü’ ola­rak gö­ren Meş­şâ­île­rin, bu ko­nu­da­ki kla­sik gö­rü­şü­nü, en açık şek­liy­le, Kin­dî ve İb­ni Si­nâ’da gör­mek müm­kün­dür. Za­ma­nı, Al­lah’ın ya­rat­tı­ğı­nı söy­le­yen Kin­dî, sı­ra onun ne ol­du­ğu­nu söy­le­me­ye gel­di­ğin­de, “za­man fe­le­ğin ha­re­ke­ti­nin sa­yı­sın­dan ibâ­ret­tir” de­mek­te­dir.72 İb­ni Si­nâ da, kül­lî nefs ve gök­le­rin da­ire­sel ha­re­ke­ti­ne da­yan­dı­ğı­nı söy­le­di­ği za­ma­nı, ha­re­ke­tin mik­ta­rı ve­ya öl­çü­sü ola­rak ta­nım­la­mış­tır.73 Meş­şâ­îler’in dı­şın­da, İs­lâm dün­ya­sı­nın an­sik­lo­pe­dist­le­ri ad­de­di­len ve ri­sâ­le­le­ri epey­ce ya­yıl­mış olan, İh­van-ı Sâ­fâ da, Aris­to­te­les’in za­man gö­rü­şü­nü red­det­mek­le bir­lik­te, dün­ya ile be­ra­ber ya­ra­tıl­dı­ğı­na inan­dık­la­rı za­ma­nın, fe­lek­le­rin ha­re­ke­ti­ne bağ­lı ol­du­ğu­nu dü­şün­müş­ler­dir.74

Ka­ra­han­lı­lar, Uy­gur­la­rın ve Uy­gur­lar üs­tün­den Gök­türk­ler’in de kül­tür mi­ras­cı­sı idi­ler. Bu du­rum­da, tar­tış­tı­ğı­mız ifa­de­nin üze­rin­de­ki et­ki­nin kay­na­ğı­nı Meş­şâ­île­re bağ­la­ya­bi­le­ce­ği­miz gi­bi, Gök Tan­rı inan­cı­nın bir mi­ra­sı ola­rak da gö­re­bi­li­riz.

Za­ma­nı ya­ra­tan Tan­rı onun dı­şın­da­dır. On­dan ön­ce ol­mak­la onun dı­şın­da ol­du­ğu gi­bi, ya­rat­tı­ğı bir var­lık­la ken­di­si­ni bağ­la­ma­sı dü­şü­nü­le­me­ye­ce­ğin­den de, onun dı­şın­da­dır. Bu yüz­den, M. Er­gin’in yu­ka­rı­da gör­dü­ğü­müz çe­vi­ri­si (“za­ma­nı Tan­rı ya­şar”); sa­de­ce ‘ya­sa-’ ve­ya ‘yas-’ fi­il­le­ri­nin ‘ya­şa­mak’ an­la­mı ol­ma­ma­sın­dan do­la­yı de­ğil, Tan­rı’yı, ken­di ya­rat­tı­ğı za­ma­nın içi­ne sok­mak­la da, yan­lış­tır. Gör­dü­ğü­müz me­tin­ler­de, Tan­rı’nın za­man­la bağ­lı ol­du­ğu­na dâ­ir bir imâ yok­tur. O, za­ma­nın dı­şın­da tu­tul­muş­tur. Bu­nun ka­nıt­la­rın­dan bi­ri­si, Uy­gur­ca me­tin­ler­de gör­dü­ğü­müz ‘öd­süz­ke=za­man­sız’ın Tan­rı’nın adı ola­rak kul­la­nıl­ma­sı­dır. “Öd­süz­ke ya­zın­mak” Tan­rı’ya kar­şı gü­nah iş­le­mek de­mek­tir.75

Za­ma­nın ya­ra­tıl­mış ol­ma­sı, bir baş­lan­gı­cı ol­du­ğu an­la­mı­na ge­lir. Bu da eze­lî ol­ma­ma­sı de­mek­dir. Bu du­rum­da so­rul­ma­sı ge­re­ken so­ru, eze­lî ol­ma­ya­nın ebe­dî olup ol­ma­ya­ca­ğı­dır. Bir va­ro­la­nın son­suz ol­du­ğu­nu bil­di­ren bir öner­me, onun baş­lan­gı­cı­na iliş­kin bir şey söy­le­mek­te mi­dir? Bu so­ru­nun ce­va­bı üze­rin­de uz­la­şıl­ma­dan, me­se­le­nin çö­zü­le­bil­me­si ol­duk­ça güç­tür. Kav­ram­sal ola­rak, (+1)’in her do­ğal sa­yı­ya ek­le­ne­bil­me­si na­sıl müm­kün­se, sa­yı doğ­ru­su gi­bi dü­şü­nül­müş olan za­man da, baş­lan­gı­cı ol­mak­la bir­lik­te, son­suz ka­bul edi­le­bi­lir. Öte yan­dan, za­man­dan ön­ce olan Tan­rı, son­ra da ol­mak ik­ti­da­rın­da de­mek­tir ve za­ma­nı baş­lat­tı­ğı gi­bi bi­ti­re­bi­lir de. O hal­de, onun için son­suz da di­ye­me­yiz. Zâ­ten, Tan­rı onu son­lan­dır­ma­dı­ğı tak­dir­de (kar­di­nal sa­yı­lar­da ol­du­ğu gi­bi), bi­ri di­ğe­rin­den ön­ce olan iki şe­yin son­suz­lu­ğu tar­tı­şı­la­cak­tır. Er­ken dö­nem Türk dü­şün­ce­sin­de, za­ma­nın son­lu mu yok­sa son­suz mu ka­bul edil­di­ği­ni gös­te­ren be­lir­gin bir ize rast­la­ya­ma­dık. Kal­dı ki, son­suz­lu­ğu tar­tı­şı­lır olan sâ­de­ce za­man da de­ğil­dir. Türk ta­sav­vu­run­da, dün­ya­nın so­nun­dan söz edil­se de, in­sa­nın öl­dük­ten son­ra da bu dün­ya­da­kine ben­zer bir ha­yat sü­re­ce­ği­ne ina­nı­lır ve in­sa­nın (da­ha doğ­ru­su ‘ruh’un) ölü­mün­den bah­se­dil­mez. As­lın­da, öte dün­ya inan­cı olan tüm din­le­re ait bu te­olo­jik so­run, Türk ta­sav­vu­run­da da çö­zül­me­yi bek­le­mek­te­dir: Ruh da, Tan­rı gi­bi, son­su­za dek var ola­cak mı­dır?

Zi­hin­ler­de şe­kil­le­nen za­man ta­sav­vu­ru­nu doğ­ru an­la­ya­bil­mek için; ba­şı­nı ve­ya so­nu­nu de­ğil, ‘ge­çi­şi­ni’ na­sıl de­ğer­len­dir­dik­le­ri­ne bak­mak ge­rek. Hiç bir di­nin açık et­ki­le­ri­ni ta­şı­ma­yan Or­kun ya­zıt­la­rı­na ba­kıl­dı­ğın­da, doğ­ru­sal bir za­man kav­ra­yı­şı ken­di­ni gös­te­rir. Tan­rı’nın ya­rat­ma­sı ile baş­la­yan dün­ya üze­rin­de­ki ha­yat, gö­ğün bas­ma­sı ve ye­rin çök­me­si (bu bir ‘kıyamet’ tasviridir ve böy­le bir bek­len­ti var­dır ki, dil­len­di­ril­miş­tir) ile so­na ere­cek­tir. Bi­ze, biz­den ön­ce­ki­le­rin tec­rü­be­le­ri kal­dı­ğı gi­bi, biz­den son­ra­ki­le­re de bi­zim tec­rü­be­le­ri­miz ka­la­cak ve hiç bir olay tek­rar­lan­ma­ya­cak­tır. Di­van’da, “ki­şi ebe­dî ya­şa­maz, me­za­ra gi­ren ge­ri dön­mez”76 sö­zü ile an­la­tıl­mak is­te­nen bu du­rum, De­de Kor­kut Ki­ta­bı’nda “Ölen adam di­ril­mez, çı­kan can ge­ri gel­mez”77 şek­lin­de ifâ­de edil­miş­tir. So­mut ola­rak, ölen ada­mın di­ril­me­ye­ce­ği ve­ya me­za­ra gi­re­nin ge­ri dön­me­ye­ce­ği ko­nu­sun­da kim­se­nin şüp­he­si yok­tur. Bu ör­nek­ler­le an­la­tıl­mak is­te­nen, za­ma­nın her ânı­nın sâ­de­ce bir kez ya­şa­nı­lır ol­du­ğu ve ge­çen za­ma­nın as­la ge­ri dön­me­ye­ce­ği­dir. Ni­te­kim, Ku­tad­gu Bi­lig’de bu şek­liy­le di­le ge­ti­ri­lir: “Za­man bir da­ha ge­ri gel­me­mek üze­re ge­çer.”78; “ge­çi­ci za­man bir da­ha ge­ri dön­me­ye­cek­tir”; “ha­ya­tı tek­rar el­de ede­mez­sin.”79

Türk­ler, en es­ki çağ­la­rın­dan be­ri, bir za­man bi­ri­mi olan ‘gün’ü yön­le­ri ad­lan­dır­mak­ta da kul­lan­mış­lar­dır. Kün-toğ­sık (gün do­ğu­su), do­ğu; kün-bat­sık (gün ba­tı­sı), ba­tı; kün-or­tu (gün or­ta­sı), gü­ney ve tün-or­tu (ge­ce or­ta­sı) da, ku­zey de­mek­di.80 Za­ma­n bi­rim­le­ri­nin yön­leri ad­lan­dır­mak yâ­ni bir doğ­rul­tu­yu işa­ret et­mek için kul­la­nıl­ma­sı, za­ma­nın iler­le­yi­şi­nin de doğ­ru­sal ka­bul edil­di­ği­ni gös­te­ren bir emâ­re ola­rak yo­rum­la­na­bi­lir. Ay­rı­ca, Di­van’da81 ve Ku­tad­gu Bi­lig’de82 za­ma­nın oka ben­ze­til­me­si de, atı­lan bir okun gi­di­şi ve ge­ri çev­ri­le­mez­li­ğiy­le il­gi­li ol­sa ge­rek­tir. Ay­rı­ca, ön­ce­ki ba­his­ler­de be­lir­til­di­ği üze­re, Di­van’da, za­ma­nı an­la­tan ke­li­me­ler­den bi­ri­nin de ‘ok’ ol­du­ğu­nu unut­ma­mak ge­rek. Türk­ler­de, çok er­ken çağ­lar­da, Ta­rih bi­lin­ci­nin doğ­muş ol­ma­sı­nın kö­ke­ninde böy­le­si bir za­man an­la­yı­şı­nın da pa­yı var­dır.

Gi­di­şi ve ge­ri çev­ri­le­mez olu­şuy­la oka ben­ze­ti­len za­ma­nın et­ki­le­ri de öy­le­ce­dir: değ­di­ği yer­de iz bı­ra­kır, ya­ra­lar ve öl­dü­rür. “İn­san­la­rın hep­si za­ma­na re­hin­dir”83 der­ken, an­la­tıl­mak is­te­nen, sa­dece, in­san­la­rın za­ma­nın dı­şı­na çık­ma şans­la­rı­nın ol­ma­dı­ğı de­ğil, onun be­lir­le­di­ği şart­lar­la bağ­lı ol­duk­la­rı­dır da. Za­man, bir yük ola­rak, be­de­ne yük­le­nir84 ve be­den üze­rin­de­ki bo­zul­ma­nın ne­de­ni ola­rak gö­rü­lür. Yaş­lı­lık açık­lan­mak is­te­nir­ken “za­man onu ko­cat­tı”85 de­nir. “Za­man gü­nü dav­ran­dı­rır / in­san gü­cü­nü gev­şe­tir / dün­ya­yı er­den sey­rek­leş­ti­rir /kaç­sa da­hî eri­şir.”86 İn­san do­ğu­muy­la bir­lik­te za­man atı­na bi­ner; bir adı­mı gün­düz bir adı­mı ge­ce olan bu at onu ölü­me gö­tü­rür.87 İn­san, za­ma­nın et­ki­le­rin­den ba­ğı­şık ol­ma­dı­ğı için ölür. Üze­rin­de­ki ya­ban­cı et­ki­ler açık ol­mak­la bir­lik­te, be­nim­se­nip ya­şa­tıl­mış olan es­ki bir Türk-Mem­lûk ya­ra­tı­lış ef­sâ­ne­si­ne gö­re,88 bü­yük bir tu­fan son­ra­sı sel­le­rin sü­rük­le­di­ği ça­mur şek­lin­de­ki top­rak dağ­da­ki bir ma­ğa­ra­nın ya­rık­la­rı­na dol­muş. Ana rah­mi­ne ben­ze­yen bu ma­ğa­ra­da­ki ya­rık­lar­dan bi­ri in­san ka­lı­bı şek­lin­dey­miş. Uzun sü­re son­ra, gü­ne­şin de in­san ka­lı­bın­da­ki bal­çı­ğı pi­şir­me­si ile, “Ay-Atam” de­nen ilk in­san or­ta­ya çık­mış. Gö­rül­dü­ğü gi­bi, in­sa­nın ya­ra­tı­lı­şın­da da­hî za­man et­kin bir un­sur ola­rak dü­şü­nül­müş­tür. Hiç bir ku­ru­lu dü­zen ve hiç bir can­lı za­ma­nın et­ki­sin­den ken­di­ni kur­ta­ra­maz. Dü­zen­le­ri bo­zan ve can­lı­la­rı ha­re­ket­siz bı­ra­kan za­man­dır.89 Za­ma­nın et­ki­si sa­de­ce can­lı­lar üze­rin­de de de­ğil­dir. Do­ğa­da­ki her tür oluş bo­zu­lu­şun mü­seb­bi­bi de za­man­dır. Bu du­ru­mu vur­gu­lar ifâ­de­le­ri me­tin­ler­de gör­mek müm­kün­dür: “Za­man da­ğa ok at­sa / dağ­lar ba­şı ker­ti­lür”90; “(za­man) oku­nu gez­le­yip at­sa ona en­gel ola­cak kim­dir? / atı­lan ok da­ğa uğ­ra­sa, da­ğın özü ve kuy­tu­su yır­tı­lır.”91 Di­van’ın bil­dir­di­ği­ne gö­re, Türk­ler, ısı ve mev­sim de­ği­şik­lik­le­ri­ni an­lat­mak is­te­dik­le­rin­de, kur­duk­la­rı cüm­le­nin öz­ne­si za­man (öd)dır. “Öd so­gış­dı = (za­man) ha­va so­ğu­du”92; “öd kü­zer­di = mev­sim, za­man güz­leş­ti”93; “öd ya­yık­tı = za­man ba­har­laş­tı.”94 Oğuz­lar, za­man ve me­kân isim­le­ri olan ‘ogur’ ve ‘yer’i bir­lik­te söy­ler­ler­miş95; böy­le­ce, za­ma­nın me­kân üze­rin­de­ki et­kin­li­ği, di­lin ken­din­de de, vur­gu­lan­mak­ta­dır.

R. R. Arat, ‘tez­ginç’ sö­zü­nü ‘ha­yat’ an­la­mın­da yo­rum­la­ya­rak; Kutadgu Bilig’de yer alan “ya­rat­tı kör ev­ren tu­çı ev­ri­lür / anınğ bir­le tez­ginç yi­me tez­gi­nür” bey­ti­ni, “Bak, (Tan­rı) fe­le­ği ya­rat­tı dur­ma­dan dö­ner; onun­la bir­lik­te ha­yat da dur­ma­dan dev­re­der” şek­lin­de çe­vir­miş­tir.96 Bu du­rum­da, dün­ya­da­ki her tür olu­şun, za­ma­nın akı­şı­na bağ­lı ola­rak or­ta­ya çık­tı­ğı­nı dü­şün­mek ge­rek. Bu­nun bir so­nu­cu ola­rak, in­san ve do­ğa üze­rin­de bi­çim­le­yi­ci et­ki­si olan za­man, top­lum­sal zih­ni­yet ve bu­na bağ­lı tu­tum ile ta­vır­lar­da­ki de­ği­şik­lik­le­rin de so­rum­lu­su ola­rak gö­rü­lür. Bu, “za­ma­nın ru­hu” an­la­yı­şı­nın in­şa­ası­dır. Uy­gur­ca me­tin­ler­de ‘öd iyin’ (=za­ma­na uy­gun ola­rak) şek­lin­de ge­çen97 ifâ­de de bu­na işa­ret et­se ge­rek­tir. Kaş­gar­lı’nın “za­man çok gev­şe­di / er­dem yi­ne sa­vıl­dı”98 söz­le­ri­nin ve Yu­suf Hac Ha­cib’in “halk bo­zul­du, iyi âdet­le­ri bı­rak­tı; han­gi za­ma­na rast­la­dım”99 şek­lin­de­ki ya­kın­ma­sı­nın an­lat­mak is­te­di­ği de “za­ma­nın ru­hu” ol­ma­lı­dır.

 

Za­ma­nın Gi­ze­mi

Me­nand­ros, 568’de, Ro­ma el­çi­si ola­rak Gök­türk­ler’in ara­sın­da bu­lu­nan Ze­mark­hos’un ta­nık ol­du­ğu bir ola­yı, şöy­le an­lat­mak­ta­dır: “Fe­lâ­ke­ti ve uğur­suz­lu­ğu kov­du­ğu­na ina­nı­lan bâ­zı ki­şi­ler ... bir ta­kım söz­ler mı­rıl­da­na­rak, çan ça­lıp da­vul döv­dü­ler, (kö­tü) ruh­la­rı ko­vu­yor­muş gi­bi, eş­ya­la­rı çıl­gın­ca çarp­ma­ya baş­la­dı­lar. (İyi­ce yor­gun dü­şün­ce) bü­tün uğur­suz­luk­la­rı kov­duk­la­rı­na ka­na­at ge­tir­di­ler.”100 Ay­nı dö­ne­min ta­nık­la­rın­dan olan The­op­hi­lak­tos Si­mo­kot­ta da, Türk­ler’in kâ­hin­le­ri­nin ol­du­ğu­nu söy­ler.101 XI. yüz­yıl ta­rih­çi­le­rin­den Ger­di­zî de, mü­zik eş­li­ğin­de ken­din­den ge­çe­rek, ge­le­cek­ten ha­ber ve­ren in­san­la­rın, Türk­ler ara­sın­da bu­lun­du­ğu­nu ha­ber ve­rir.102 Müc­mel el-ta­vâ­rîh, böy­le in­san­la­rın Türk­ler ara­sın­da ço­ğal­dı­ğı­nı ve bun­la­ra “kam” den­di­ği­ni bil­di­rir.103 Ye­ni­sey me­zar ya­zıt­la­rın­dan bi­rin­de de, “ke­hâ­net­de (şa­man) da­vu­lum­dan ay­rıl­dım”104 söz­le­ri yer al­mak­ta­dır. Ta­nık­lık­la­rın gös­ter­di­ği, Türk­ler ara­sın­da ‘kam’ adı ve­ri­len in­san­la­rın bu­lun­du­ğu­dur. Sa­de­ce me­kân­da de­ğil, za­man­da da yay­gın­ca gö­rü­le­bil­me­le­ri, Türk kül­tü­rü­nün bir mi­ra­sı ola­rak dev­re­dil­dik­le­ri­ni or­ta­ya koy­mak­ta­dır. Mar­co Po­lo, sa­de­ce Han­ba­lık’da, ola­bi­le­cek önem­li olay­la­rı ön­ce­den bi­le­bi­le­ce­ği­ne ina­nı­lan, beş bin ka­dar kâ­hin ol­du­ğu­nu bil­di­rir.105 Es­ki Türk di­ni­ni şa­ma­nizm ola­rak ad­lan­dı­ran­lar, ‘kam’ de­nen in­san­la­rın, bu di­nin di­na­da­mı olan şa­man­lar ol­duk­la­rı­nı sa­vu­nur­lar. Oy­sa kam­lar di­na­da­mı de­ğil­ler­dir. Önem­le­ri, (bu bö­lü­mün ko­nu­su olan) ge­le­ce­ği bi­le­bi­le­cek­le­ri­ne olan inanç­dan kay­nak­la­nır. Ay­rı­ca, han­gi gün/sa­at uğur­lu han­gi­si de­ğil, bi­lir­ler.106 Ken­din­den ge­çip tür­lü kı­lık­la­ra gi­ren, ruh­lar dün­ya­sıy­la iliş­ki ku­rup, has­ta­lık ve­ren kö­tü ruh­la­rı in­san­dan uzak­laş­tı­ra­bi­len ve yada ta­şı ile yağ­mur yağ­dır­dı­ğı­na ina­nı­lan kam­lar, bir ta­kım nes­ne­ler ile söz­ler ve ha­re­ket­le­ri din de­ğil, si­hir ve bü­yü un­su­ru ola­rak kul­la­nır­lar. Ni­te­kim, ‘şa­man’ ke­li­me­si İran’da bi­lin­me­si­ne rağ­men, Fir­dev­sî bun­la­rı, Fars­ça si­hir­baz an­la­mı­na ge­len ‘ya­da­cı’ ke­li­me­siy­le ta­rif et­miş­tir.107 VI. yüz­yı­la ait “Wey-Şu” ad­lı Çin yıl­lı­ğı, Türk­ler­in yıl­lık bü­yük di­nî tö­re­ni­ni en esas­lı şe­kil­de an­la­tan bir me­tin­dir. Bu­ra­da an­la­tı­lan Gök’e kur­ban kes­me tö­re­ni­nin, an­la­tıl­dı­ğı şek­liy­le, ki­mi Türk boy­la­rın­da XIX. yüz­yı­la dek uy­gu­lan­dı­ğı tes­bit edil­miş­tir. Dik­kat çe­ki­ci un­sur, bu di­nî tö­re­ne ka­dın­lar ve şa­man­la­rın alın­ma­ma­la­rı­dır.108 Hun ve Gök­türk­ler’in en önem­li di­nî tö­re­ni olan bu tö­ren­de şa­man­la­rın hiç bir rol oy­na­ma­dı­ğı­nı Eli­ade de be­lir­tir.109 Gi­ra­ud, er­ken dö­nem Türk din ha­ya­tı­nı, son­ra­ki bü­tün et­ki­le­ri için­de ba­rın­dı­ran şa­ma­nizm ör­nek­le­rin­den yo­la çı­kıp, şa­ma­nizm ola­rak ni­te­le­me­nin çok bü­yük bir yan­lış ol­du­ğu ka­na­atin­de­dir.110 Ko­nu­nun uz­man­la­rın­dan bi­ri olan Eli­ade şa­ma­niz­mi şöy­le ta­rif et­mek­te­dir: “Doğ­ru­su­nu söy­le­mek ge­re­kir­se Şa­ma­nizm, bir din de­ğil­dir. O an­cak, ga­ye­si ben­zer ol­mak­la bir­lik­te, gö­rün­me­yen ruh­lar âle­miy­le ir­ti­bat kur­mak ve be­şe­rî fa­ali­yet­le­ri yö­net­me­de bu ruh­la­rın des­te­ği­ni el­de et­mek olan vec­dî ve te­da­vi ile il­gi­li me­tod­lar bü­tü­nü­dür.”111 Zâ­ten, es­ki ta­nık­lık­la­rın gös­ter­di­ği gi­bi, hiç bir yer­de, kam­lar­dan, din­le il­gi­li söz edil­mez. Ola­ğa­nüs­tü güç­ler at­fe­di­len kam­lar, ken­di­le­ri­ne ina­nan­lar­ca, an­cak bu güç­le­ri Tan­rı’dan al­dık­la­rı var­sa­yıl­dı­ğın­da, din­le iliş­ki­len­di­ri­le­bi­lir­ler. Bu da ne ol­duk­la­rıy­la de­ğil, bir ta­kım in­san­lar ta­ra­fın­dan na­sıl al­gı­lan­dık­la­rıy­la il­gi­li­dir. Kal­dı ki, Tan­rı ile iliş­ki­ye gir­mek, ki­şi­yi di­na­da­mı yap­ma­ya­ca­ğı gi­bi; Türk­le­rin ken­di­le­ri­ne öz­gü inanç sis­tem­le­rin­de, hiç bir za­man di­na­da­mı da ol­ma­mış­tır. Kam­la­rın di­nî tö­ren­le­ri yö­net­me­le­ri bir ya­na, di­nî ve­cî­be­le­rin ye­ri­ne ge­ti­ril­me­sin­de dol­du­ra­bi­le­cek­le­ri her­han­gi bir boş­luk da yok­tur. Kam­lar bi­li­ci ve ota­cı idi­ler. Ço­ğu za­man, ken­din­ce sa­ğalt­ma yön­tem­le­ri, bü­yü ve es­ri­me ha­lin­de­ki taş­kın­ca ha­re­ket­ler­den ibâ­ret idi. Seç­kin­ler­den ay­rı ola­rak, halk ken­di boş inanç­la­rı­nı (bu­gün ol­du­ğu gi­bi) din­le bağ­daş­tı­ra­bil­mek için; bu du­rum­la­rı­nı ve ru­ha olan inanç­la­rı­nı is­tis­mar eden bu ka­bîl in­san­la­rı Tan­rı ve­ya din­le il­gi­li gör­mek­le, ken­di boş inanç­la­rı­nı meş­rû­laş­tır­mak is­te­miş­ler­dir. Ne var ki, bun­dan zi­ya­de on­la­rı meş­rû­laş­tır­mış­lar­dır. Türk­ler ta­rih bo­yun­ca pek çok ku­rum­sal di­ni, dev­let di­ni ola­rak be­nim­se­miş­ler­dir. Bun­la­rın ta­ma­mında kam­la­rın var­lı­ğı­nı de­vam et­ti­re­bil­me­si; dev­let ve din hi­ye­rar­şi­si ta­ra­fın­dan teh­dit ola­rak gö­rül­me­me­le­ri, açık­ça din adam­lı­ğı id­di­ala­rı­nın ol­ma­dı­ğı­nı gös­te­rir. Her tür ta­nık­lık­ta, kam­lar; fal, bü­yü, ke­hâ­net te­rim­le­riy­le anıl­mış­lar­dır. Di­van’da ‘kam’ ke­li­me­si­nin kar­şı­sın­da “kâ­hin, şa­man” ya­zar.112 Bu ke­li­me Di­van’da geç­ti­ği di­ğer yer­ler­de de şu cüm­le­ler için­de kul­la­nıl­mış­tır: “kam ırk­la­dı = şa­man kâ­hin­lik et­ti ır­ka bak­tı”113; “kam­lar ka­muğ ar­waş­dı = kam­lar-kâ­hin­ler-an­la­şıl­ma­yan bir ta­kım söz­ler söy­le­di­ler. Cin çarp­ma­sı­na kar­şı ya­pı­lan üfü­rük­ler de böy­le­dir”114; “kam ar­waş ar­wa­dı = kam, şa­man ar­pağ ar­pa­dı, af­sun­la­dı.”115 İl­ginç­dir ki, Kaş­gar­lı Mah­mut ile Yu­suf Has Ha­cîb ay­nı yıl­lar­da ay­nı ül­ke­de ya­şa­ma­la­rı­na rağ­men, eser­le­rin­de tas­vi­ri­ni yap­tık­la­rı dil ve kül­tür dün­ya­la­rı ara­sın­da bâ­zı fark­lı­lık­lar var­dır. ‘Kam’ da böy­le­ce, Ku­tad­gu Bi­lig’de dört yer­de ge­çer ve bun­la­rın hep­sin­de de, ota­cı­nın mu­âdi­li ola­rak, sa­ğal­tı­cı an­la­mın­da kul­la­nıl­mış­tır.116 De­de Kor­kut Ki­ta­bın­da ‘kam’ sa­de­ce “Kam Gan Oğ­lu Han Ba­yın­dır” ve “Kam Pü­re Bey” özel ad­la­rın­da ge­çer.

Kam ile il­gi­le­nil­me­si­nin ne­de­ni, ge­le­cek­ten ha­ber ver­me id­di­ası­nın top­lum ta­ra­fın­dan ne de­re­ce ka­bul gör­dü­ğü­nü an­la­mak­tır. Zi­râ, bu bö­lü­mün ko­nu­su, ge­le­cek za­ma­nın bi­li­ne­bi­lir ol­du­ğu­na dâ­ir inan­cın ör­nek­ler­de gös­te­ril­me­si ve bu­nun ne an­la­ma gel­di­ği­nin an­la­ma­ya ça­lı­şıl­ma­sı­dır. Me­su­dî’nin X. yüz­yıl­da ta­nık­lık et­ti­ği, Türk­ler ara­sın­da ke­hâ­ne­te olan inan­cın yay­gın­lı­ğı­na117, yüz­ler­ce yıl ön­ce Çin kay­nak­la­rı da dik­kat çek­miş­tir.118 Ge­le­cek­ten ha­ber ve­ri­le­bi­le­ce­ği­ne ina­nıl­ma­sı, ge­le­ce­ğin bil­gi­mi­ze ko­nu ola­bi­le­ce­ği­ne, ya­ni var ol­du­ğu­na ina­nıl­ma­sı de­mek­tir. Hat­tâ, o ge­le­cek­te olay­la­rın da ger­çek­leş­miş ol­ma­sı ge­rek ki, gö­rü­nüp bi­li­ne­bil­sin­ler. Bu­na ina­nıl­mış ve bu­nun için pek çok yol de­nen­miş­tir. Sa­de­ce kam­la­rın es­rik hal­de ha­ber ver­me­le­ri ile ye­ti­nil­me­miş, gök ci­sim­le­ri­nin iz­len­me­sin­den, her tür fal ve düş yo­ru­mu­na ka­dar pek çok ara­ca baş­vu­rul­muş­tur. Ku­tad­gu Bi­lig’de, ef­sun­cu­lar, üfü­rük­çü­ler ve mus­ka­cı­lar­la bir­lik­te, mes­lek er­bâ­bı ola­rak, düş yo­ru­cu­lar ve mü­nec­cim­ler de tas­nif edil­miş­tir.119 Bu­nun da öte­sin­de, he­yet il­min­den an­la­ma­sı ve düş yo­ra­bil­me­si, el­çi­nin sa­hip ol­ma­sı ge­re­ken özel­lik­ler­den sa­yıl­mış­tır.120 Ya­pı­lan­la­ra ba­kıl­dı­ğın­da, Türk­le­rin, ken­di ya­şa­dık­la­rı za­man­dan zi­yâ­de ge­le­ce­ği önem­se­dik­le­ri ve ‘şim­di’den çok ge­le­cek­le il­gi­len­dik­le­ri söy­le­ne­bi­lir. Öy­le ki, İs­lâm ön­ce­si dö­nem­den çoz az ya­zı­lı bel­ge in­ti­kâl et­miş ol­mak­la be­ra­ber, bir kaç fal ki­ta­bı bu­gün eli­miz­de­dir. Bun­la­rın en bi­li­ne­ni IX. yüz­yı­la ta­rih­le­nen Irk Bi­tig’dir. Di­van’ın ver­di­ği bil­gi­ye gö­re, “ırk: fal­cı­lık, kâ­hin­lik ve bir kim­se­nin gön­lün­de­ki­ni bil­mek” de­mek­tir.121 Uy­gur­ca Oğuz Ka­ğan Des­ta­nı’nda, Oğuz’un ve­zi­ri Uluğ Türk, Tan­rı’nın bü­tün dün­ya­yı Oğuz’un uru­ğu­na ba­ğış­la­ya­ca­ğı­nı dü­şün­de sem­bo­lik ola­rak gör­müş­tür.122 Ay­nı des­ta­nın İs­lâ­mî dö­nem var­yant­la­rın­da bu rü­yâ­dan söz edil­mez, an­cak hem Re­şi­ded­din Oğuz­nâ­me­sin­de123 hem de Ebûl­ga­zi’de124 Oğuz’un so­yu­nu 24 bo­ya ayı­ran, oru­nu ve ülü­şü be­lir­le­yen, Oğuz’un oğ­lu ve ha­le­fi Kün Han’ın ve­zi­ri Ir­kıl Ho­ca’dır. İl­gi çe­ki­ci olan, des­tan­da önem­li ro­lü olan ki­şi­nin adı­nın, des­ta­nın İs­lâm ön­ce­si var­yan­tın­da de­ğil de, İs­lâ­mî dö­nem var­yant­la­rın­da ‘ırk-’ kö­kün­den ge­li­yor olu­şu­dur. Uluğ Türk’ün rü­yâ­da ge­le­ce­ği gör­me be­ce­ri­si Ir­kıl Ho­ca’nın adın­da giz­len­miş ol­ma­lı­dır. Ge­le­ce­ği ha­ber ver­me yol­la­rın­dan bi­ri olan düş yor­ma bir yö­nüy­le di­ğer­le­rin­den ay­rı­lır. Türk­ler, uy­ku hâ­lin­de­ki in­sa­nı ölü­ye ben­zet­miş­ler ve uy­ku­yu da “kü­çük ölüm” ola­rak ni­te­len­dir­miş­ler­dir.125 Ölüm anın­da ol­du­ğu gi­bi, uy­ku­da da ru­hun be­den­den ay­rı­lıp rü­ya­da gö­rü­len­le­ri ger­çek­ten tec­rü­be et­ti­ği­ne ina­nıl­mış­tır. Böy­le bir şe­ye ina­nı­la­bil­me­si, ge­le­cek za­ma­nın bi­li­ne­bi­lir­li­ği­ne olan inan­cı da­ha da il­ginç kı­lar. Çün­kü; bu, ruh sâ­de­ce me­kân­da de­ğil, za­man­da da bir yol­cu­luk yap­mış de­mek­tir.

Za­man, ge­le­cek­te ola­cak tüm olay­la­rı, san­ki ol­muş bit­miş hâl­le­riy­le için­de ta­şı­yor­muş gi­bi de­ğer­len­di­ril­miş­tir. Bu yö­nüy­le ge­le­ce­ği za­ma­nın işâ­ret­le­ri­ne ba­ka­rak bil­mek is­te­miş­ler­dir. 12 hay­van­lı Türk tak­vi­mi de bu­nun için kul­la­nı­lan araç­lar­dan bi­ri­dir. “(12 hay­van­lı) dev­re­yi teş­kil eden hay­van­lar­dan her bi­ri, dev­re­der­ken men­sup ol­duk­la­rı yıl­la­rın mu­kad­de­râ­tı üze­ri­ne, mu­ay­yen bâ­zı hü­küm­le­re gö­re, mü­es­sir olur. Biz­zat yı­lın muh­te­lif za­man­la­rı da, o za­man­lar­da do­ğan ço­cuk­la­rın tâ­lih ve ka­rak­ter­le­ri üze­rin­de baş­ka te­sir­ler ic­râ eder.”126 Ka­rak­ter za­man­la, tec­rü­be ile ka­za­nı­lır; do­ğum anı­nın ka­rak­ter üze­rin­de ya­pa­ca­ğı et­ki­yi bil­mek, ge­le­ce­ği bil­mek an­la­mın­da­dır. Kaş­gar­lı, Türk­le­rin yıl­lar­la fal tut­tuk­la­rı­nı ve uğur say­dık­la­rı­nı; hay­van­la­rın özel­lik­le­ri­ni yıl­la­ra ya­kış­tı­ra­rak, ge­le­ce­ğin öy­le ola­ca­ğı­na inan­dık­la­rı­nı bil­di­rir. Ör­ne­ğin: Ud yı­lı gir­di­ğin­de sa­vaş ço­ğa­lır­mış; çün­kü öküz­ler bir­bi­riy­le vu­ru­şur, tos ya­par­lar­mış ve­ya tim­sah yı­lı gir­di­ğin­de yağ­mur çok ya­ğar, bol­luk olur­muş; çün­kü tim­sah su­da ya­şar­mış.127

Şu âna dek olan­lar­dan çok fark­lı bir ör­nek Ha­zar­lar’ın ha­kan se­çi­minde gö­rü­lür. İs­tah­rî128 ve İbn Hav­kal’ın129 bil­dir­di­ği­ne gö­re; Ha­zar ha­ka­nı tah­ta çı­ka­ca­ğı za­man bir ip­le boy­nu­nu sı­kar­lar ve ne ka­dar sü­rey­le ha­kan­lık ya­pa­ca­ğı­nı so­rar­lar­mış; de­di­ği ta­rih gel­di­ğin­de hâ­len ha­yat­ta ise, onu öldü­rür­ler­miş. “Çün­kü, ke­hâ­ne­tin yan­lış ol­du­ğu ka­bul edi­le­mez. Ön­gö­rül­müş olay mey­da­na gel­miş de­mek­tir: yal­nız­ca açık işa­ret ek­sik­tir. İn­san­lar ha­ka­nı öl­dü­re­rek bo­zul­muş dü­ze­ni ye­ni­den ku­rar­lar.”130 Bu­ra­da bir ga­rip­lik var­dır. Ha­kan öl­dür­mek ru­tin bir iş gi­bi ola­ma­ma­lı­dır. İs­tah­rî’den an­la­dı­ğı­mız ka­da­rıy­la, Ha­zar­lar’da ay­rı­ca bir hü­küm­dar var­dır. Her ne ka­dar “ha­kan hü­küm­dar­dan da­ha bü­yük­tür, ona bü­yük say­gı gös­te­ri­lir ve ya­nı­na gi­ri­lin­ce sec­de edi­lir” den­se de; ha­ka­nın hü­küm­dar ta­ra­fın­dan tah­ta çı­ka­rıl­ma­sı; emir ve men yet­ki­si­nin ol­ma­ma­sı, onun ger­çek bir dev­let baş­ka­nı ol­ma­dı­ğı­nı gös­te­rir. O, ma­ne­vî bir ma­ka­mı tem­sil edi­yor ola­bi­lir. Ke­hâ­net­le sı­nan­ma­sı da, ka­na­ati­miz­ce, on­dan bek­le­ne­nin bu işi yap­mak ol­du­ğu­dur. Ona ina­nıl­mak­ta fa­kat ken­di­ne iliş­kin ke­hâ­ne­ti doğ­ru çık­ma­yın­ca, ol­ma­sı ge­re­ken ki­şi­nin o ol­ma­dı­ğı dü­şü­nül­mek­te ve asıl ki­şi­nin ye­ri­ni iş­gâl et­me­si­ne son ver­mek­te­dir­ler. İkin­ci -ve da­ha güç­lü- bir açık­la­ma da, as­lın­da her se­fe­rin­de ke­hâ­ne­tin ger­çek­leş­miş ol­du­ğu­dur. Ha­kan’ın ke­hâ­ne­ti­nin ger­çek­leş­mek zo­run­da ol­du­ğu­na ina­nıl­dı­ğın­dan, ger­çek­leş­me­si­ne ve­si­le olun­muş­tur.

Ge­le­cek za­ma­nı bil­mek o de­re­ce ar­zu­la­nan bir şey, ke­hâ­net o de­re­ce çe­ki­ci­dir ki; bil­gin Bi­ru­nî, ken­di­ni kı­na­sa da, mü­nec­cim­ler­den do­ğum gü­nü­ne gö­re, ha­ya­tı­nın gi­diş çiz­gi­si­ni çiz­me­le­ri­ni ve öm­rü­nün uzun­lu­ğu­nu he­sap­la­ma­la­rı­nı is­te­miş­tir.131 Gay­bın bi­li­ne­me­ye­ce­ği­ni, tel­kin­den öte, açık­ça bil­di­ren ve bu­ra­yı Tan­rı’nın ala­nı ola­rak sı­nır­lan­dı­ran bir di­nin ege­men­li­ği da­hi in­sa­nın ge­le­cek za­ma­nı bil­me­ye yö­ne­lik ça­ba­la­rı­nın önü­ne ge­çe­me­miş­tir. Na­sı­red­din Tû­sî gi­bi bir âlim, yıl­dız­la­rın ha­re­ke­ti­ne ba­kı­la­rak ge­le­cek­te ola­cak he­men her tür­lü şe­yin bi­li­ne­bi­le­ce­ği­ne inan­mış; Uluğ Bey gi­bi âlim bir hü­küm­dar, nü­cûm ah­kâ­mın­dan ge­le­cek­te oğ­lu ta­ra­fın­dan öl­dü­rü­le­ce­ği so­nu­cu­nu çı­kar­mış ve oğ­lu­na kar­şı olan dav­ra­nış­la­rı­nı bu so­nu­ca gö­re şe­kil­len­dir­di­ğin­den, ara­la­rı bo­zul­muş ve oğ­lu ta­ra­fın­dan öl­dü­rül­müş­tür.132 Çok ge­ri­ler­de kal­dı­ğı dü­şü­nü­le­bi­le­cek bu an­la­yış o ka­dar uzun sü­re de­vam et­miş­tir ki; Çin baş­ken­ti­ni ele ge­çir­mek üze­rey­ken, kâ­hin­le­ri­nin baş­ka bir ge­le­cek gör­me­si üze­ri­ne bun­dan vaz ge­çen Uy­gur­lar’dan133 bin kü­sûr se­ne son­ra, Os­man­lı’nın 1839’da­ki Ni­zip mu­ha­re­be­si bi­le, or­du­da bu­lu­nan Molt­ke’nin as­ke­rî ra­po­ru ile de­ğil, mü­nec­cim­ba­şı’nın çı­kar­dı­ğı nü­cûm ah­kâ­mı ile yö­ne­til­miş134 ve ağır bir ye­nil­gi­ye uğ­ra­nıl­mış­tır.

Bir zih­ni­ye­ti oluş­tu­ran ina­nış­lar­dan, ‘za­man’ ile il­gi­li olan­lar bi­ri­bi­ri­le­riy­le de il­gi­li­dir. Ge­le­ce­ği­ne iliş­kin özel bir ça­ba­sı ol­ma­yıp, her ne ge­lir­se rı­zâ gös­te­rir bir te­vek­kül için­de ol­du­ğu dü­şü­nü­len ka­der­ci­lik, ya­kış­tı­rıl­ma­sa da, yu­ka­rı­da­ki ina­nış­la il­gi hâ­lin­de­dir. Ge­le­ce­ği kur­ma irâ­de­si­nin önün­de­ki en bü­yük en­gel, ge­le­ce­ği bil­me ça­ba­sı­dır. Bu ça­ba bu­gün bü­tün dün­ya­da ya­şa­mak­ta­dır. En cid­dî ga­ze­te­ler, der­gi­ler bi­le -Com­te’un “üç hal ya­sa­sı”na na­zi­re ya­par­ca­sı­na- say­fa­la­rın­da fal­lar için yer ayır­mak­ta­dır.

Ke­hâ­net gi­bi, za­ma­nın gi­ze­mi­ni art­tı­ran un­sur­lar­dan bi­ri de za­ma­nın uğur­lu ve­ya uğur­suz ola­bi­le­ce­ği­ne iliş­kin inanç­tır. Za­ma­nı be­lir­le­mek (tak­vim) iş­le­ri dü­zen­le­mek için­dir. İş­le­rin ba­şın­da da ‘kut­sal iş­ler’ ge­lir. Bay­ram­lar ve tö­ren­ler de bu iş­ler­den­dir. An­lat­tı­ğı dö­ne­me ait bir kay­nak olan Huo Han-Shu ki­ta­bı­nın bil­dir­di­ği­ne gö­re, “Hsi­ung-nu’la­rın üç ta­ne ej­der­ha fes­ti­va­li var­dır ki, gök için iba­det et­tik­le­ri bu fes­ti­val­ler se­ne­nin bi­rin­ci, be­şin­ci ve do­ku­zun­cu ay­la­rı­nın wu gü­nün­de ya­pı­lır.”135 Bu fes­ti­val­ler, Gök­türk­ler za­ma­nın­da da, Hun­lar za­ma­nın­da ol­du­ğu gi­bi, ay­nen de­vam et­miş­tir.136 Me­tin­de ge­çen ‘wu gü­nü’ ile il­gi­li ola­rak, Shih Chi ki­ta­bı­nın, Hsi­ung-nu bö­lü­mün­de şöy­le bir ka­yıt var­dır: “wu ve chi gün­le­ri­ni ‘uğur­lu say­dık­la­rı için’ Hsi­ung-nu’lar Çin­li­ler’den al­mış­lar­dır.”137 Yi­ne Çin kay­nak­la­rı­nın bil­dir­di­ği­ne gö­re; Gök­tür­k­le­rin ce­na­ze tö­re­nin­de, ölü­nün atı ve kul­lan­dı­ğı eş­ya­lar uğur­lu bir gün se­çi­le­rek ya­kı­lır ve kül­le­ri top­la­nır, an­cak bun­dan son­ra ölü gö­mü­lür­müş.138 Me­sû­dî, Ha­zar­la­rı an­la­tır­ken şöy­le der: “Ha­zar ül­ke­sin­de ku­rak­lık olur, ül­ke­nin ba­şı­na bir fe­lâ­ket ge­lir­se ve­ya baş­ka bir mil­le­tin sal­dı­rı­sı­na uğ­rar­sa, idâ­re­ci sı­nıf ve halk ayak­la­nıp Ha­zar hü­küm­dâ­rı­nın ya­nı­na gi­der­ler, ona “Bu Hâ­kan ve dev­ri bi­ze uğur­suz­luk ge­tir­di. Onu öl­dür ve­ya bi­ze tes­lim et, öl­dü­re­lim” der­ler. Bâ­zan hü­küm­dar Hâ­kan’ı on­la­ra tes­lim eder ve onu öl­dü­rür­ler. Bâ­zan hü­küm­dar onun öl­dü­rül­me­si­ni ken­di üze­ri­ne alır. Bâ­zan ise ona acır.”139

Bir in­sa­nın uğur­suz ka­bul edil­me­si, ne de­re­ce meş­rû bir ge­rek­çe­dir ki, ha­ya­tı­na mâl ola­bil­mek­te­dir? Uğur ne­dir? Di­van’ın ta­nık­lı­ğı­na baş vu­rul­du­ğun­da, gö­rü­lür ki; Ogur, za­man an­la­mı­na gel­di­ği gi­bi; im­kân, fır­sat, ha­yır, be­re­ket an­lam­la­rı­na da ge­lir.140 ‘Ogur’un bu çift an­lam­lı­lı­ğı te­sâ­düf ve bi­rbi­riy­le il­gi­siz ol­ma­sa ge­rek­tir. Bir işin ol­ma­sı (fır­sat, im­kân) ve iyi ol­ma­sı (ha­yır, be­re­ket) za­ma­na bağ­lı­dır, di­ye­bil­me­li­yiz. Ni­te­kim, Di­van’da, “ogur­luğ iş = vak­tin­de ve ye­rin­de ya­pı­lan iş”141 di­ye bir cüm­le var­dır. “Yol ogur bol­sun = yol uğur­lu ol­sun”142 de­nir ki; bu­gün da­hî kul­la­nı­rız: “uğur­lar ol­sun” der ve­ya “yol­cu uğur­la­mak”dan bah­se­de­riz. Bü­tün yap­tı­ğı­mız, yol­cu­lu­ğun uğur­lu za­ma­na denk gel­miş ol­ma­sı için te­men­nî­de bu­lun­mak­tır.

Kam­lar da her ha­re­ket­le­ri­ni be­lir­li za­man­lar­da, ya­şa­yan tâ­bir­le, ‘eş­ref sa­at­te’ yap­ma­ya özen gös­te­rir­ler­di.143 ‘Eş­ref’in ke­li­me kar­şı­lı­ğı “en şe­ref­li” ol­mak­la bir­lik­te, bu­gün de di­li­miz­de var­lı­ğı­nı sür­dü­ren bu de­yimde “uğur­lu” an­la­mın­da kul­la­nıl­mış­tır.144 Ha­len kul­lan­mak­ta ol­du­ğu­muz bir baş­ka de­yim de, “iyi sa­at­te ol­sun­lar”dır. Ta­bu sa­yıl­dı­ğı için ad­la­rı anıl­ma­yan do­ğa­üs­tü güç­le­rin, uğur­lu sa­at­te bu­lun­ma­la­rı di­le­ne­rek, za­rar­la­rın­dan ko­ru­nu­la­ca­ğı umu­lur.

Kaş­gar­lı’nın, “bu yıl­la­rın her bi­rin­de bir hik­met var sa­na­rak ... uğur sa­yar­lar”145 de­me­si­nin de gös­ter­di­ği gi­bi; Türk­ler, kul­lan­dık­la­rı 12 hay­van­lı tak­vim­de­ki her yı­lın fark­lı bir ka­rak­te­ri ol­du­ğu­na ina­nır­dı.146 Sa­de­ce yıl­lar de­ğil; ay­lar, gün­ler, sa­at­ler de bu göz­le gö­rül­müş­tür. Uy­gur­lar’dan in­ti­kâl eden ve­si­ka­lar­da, gün­de­lik ha­yat­ta­ki iş­le­rin ya­pıl­ma­sın­da, denk ge­li­nen za­ma­nın olum­lu ve­ya olum­suz et­ki­le­ri­ni gös­te­ren tak­vim pa­ça­la­rı­na rast­lan­mış­tır.147 Bun­lar­da yer alan cüm­le­le­rin bâ­zı ör­nek­le­ri148 şun­lar­dır:

– İt gü­nün­de tan vak­ti ak­sı­rı­lır­sa, se­vinç olur ... Gün or­ta­sı ak­sı­rı­lır­sa, na­si­bi ar­tar.

– Sı­ğır gü­nün­de sı­ğır sa­tın alı­nır­sa ya­ra­maz.

– Yı­lan gü­nün­de kız ev­len­dir­mek ya­raş­maz.

– At yı­lı, be­şin­ci ay, at za­ma­nın­da doğ­muş ki­şi on­bi­rin­ci ay, sı­çan gün, sı­çan za­ma­nın­da has­ta­la­nır­sa ölür.

– İt di­şi­ni genç oğ­lan (boy­nu­na) asar­sa yü­rek­li olur.

Son ör­ne­ği­miz di­ğer­le­rin­den fark­lı­dır. Ön­ce­ki­ler­de uğur­lu ve uğur­suz za­man­lar be­lir­til­miş­ken, bun­da za­man­dan de­ğil, uğur­lu nes­ne­den söz edi­lir. Bu­nun­la bir­lik­te, uğur­lu nes­ne ile za­ma­nın il­gi­si­ni gös­ter­me­si ba­kı­mın­dan gü­zel bir ör­nek­tir. İt, oni­ki­li dev­re­ye adı­nı ve­ren hay­van­lar­dan bi­ri­dir ve it di­şi de onun ka­rak­te­ri­ni tem­sil eder. Bu­nun dı­şın­da, her tür uğur­lu nes­ne­nin de -ey­lem­le­ri za­ma­nın ta­şı­dı­ğı­na ina­nıl­dı­ğın­dan- za­ma­na et­ki ede­rek, iyi (olum­lu) ey­lem­ler ge­tir­me­si­ni sağ­la­dı­ğı­na ina­nı­lan nes­ne ol­du­ğu­nu söy­le­ye­bi­li­riz. Di­van’da “us uş­gür­se ölür = ker­kes ku­şu bir ada­mın yü­zü­ne kar­şı ıs­lık ça­lar­sa uğur sa­yıl­maz; bu, ölü­me işa­ret­tir”149 de­nir. Ker­kes, le­şe ko­nan, leş yi­yen bir kuş ol­du­ğun­dan150 do­la­yı, ölüm za­ma­nı­nın işa­ret­çi­si sa­yıl­mış­tır.

Türk­ler, ta­rih tes­bit­le­rin­de sa­de­ce tak­vim bi­rim­le­ri­ni kul­lan­ma­mış­lar; bun­la­ra, “kut­lu yıl; se­çil­miş ay; uğur­lu gün; iyi sa­at”151 gi­bi ifâ­de­ler de ek­le­miş­ler­dir. Ku­tad­gu Bi­lig’de de; za­ma­nın, in­san­la­ra bâ­zan fay­da­sı­nın bâ­zan za­ra­rı­nın do­kun­du­ğu152 söy­len­miş­tir. Bu­nun ne­de­ni, za­ma­nın iyi ya da kö­tü özel­lik­ler ta­şı­ya­bil­di­ği­ne ina­nıl­ma­sı­dır. Bu­na bağ­lı ola­rak; gün ve ay­la­rın kut­lu­su ol­du­ğu gi­bi, kut­su­zu­nun da bu­lun­du­ğu ve so­ru­la­rak kut­lu ola­nın se­çil­me­si ge­rek­ti­ği153 be­lir­til­miş­tir. Bil­ge Ka­ğan’ın da “bu za­man­da otur­dum” der­ken, uğur­lu bir za­ma­na işa­ret et­miş ol­ma­sı muh­te­mel­dir.

‘Uğur­lu-uğur­suz za­man’ an­la­yı­şıy­la il­gi­si içe­ri­sin­de “za­ma­nın gi­ze­mi”ne dâ­hil edi­le­bi­le­cek un­sur­lar­dan bi­ri de, za­ma­nın ta­bu sa­yıl­ma­sı ko­nu­su­dur. Sa­de­ce so­mut va­ro­lan­lar de­ğil, za­man da (ay­rı ay­rı gün­ler ve sa­at­ler) ta­bu ka­bul edi­le­bi­lir. Za­ma­nın ta­bu sa­yıl­ma­sı, ta­bu­nun iki tür an­la­mı­na gö­re, iyi ve­ya kö­tü ola­bi­lir. Bir işe iyi bir za­man­da baş­la­nır ve­ya son ve­ri­lir­se, iyi bir so­nuç; ak­si tak­dir­de kö­tü bir so­nuç alı­nır.154 Yu­ka­rı­da ör­nek ola­rak ver­di­ği­miz, “sı­ğır gü­nün­de sı­ğır sa­tın alı­nır­sa ya­ra­maz” şek­lin­de­ki ifâ­de­de vur­gu­lan­mak is­te­nen nes­ne de­ğil za­man­dır. Bu gü­nün dı­şın­da­ki tüm za­man­lar­da, sı­ğır üze­rin­de her­han­gi bir iş­lem yap­ma­nın hiç bir sa­kın­ca­sı yok­tur. Ay­nı şe­kil­de, yı­lan gü­nün­de kız ev­len­dir­me­nin hoş kar­şı­lan­ma­ma­sın­da da, za­ma­nın ta­bu ol­ma­sı­nın iz­le­ri­ni gör­mek müm­kün­dür.

Bul­gar­lar, sa­vaş­ta ba­zı gün ve sa­at­le­re ri­âyet eder, bâ­zı gün­ler ise as­la sa­vaş­maz­lar­mış. Bay­ram gün­le­rin­de de, yo­la ve­ya sa­va­şa git­mek­ten sa­kı­nır­lar­mış.155 Göz­len­miş olan bu ka­bil dav­ra­nış­la­rın sâ­de­ce Bul­gar­lar’a has ol­ma­yıp di­ğer Türk boy­la­rın­da da tes­bit edil­diğ­ni bi­li­yo­ruz. Şi-Ki ad­lı Çin ki­ta­bın­da, Hun dev­ri ile il­gi­li ola­rak, yu­ka­rı­da­ki­le­re ben­zer an­la­tım­lar var­dır.156 Hun­lar, Gök­türk­ler ve di­ğer Türk­ler, ayın ilk gün­le­rin­de ve­ya do­lu­nay sı­ra­la­rı sal­dı­rı­ya ge­çer ve ay son­la­rı­na doğ­ru da ge­ri çe­ki­lir­ler­di.157 Bu ol­gu­nun Hun ça­ğın­dan be­ri göz­len­miş ol­ma­sı, Ma­ni­ci­li­ğin ay kül­tü ile ku­ru­la­bi­le­cek her­han­gi bir il­gi­ye en­gel­dir. Bu du­ru­mun, sa­vaş­ta ayın ışı­ğın­dan fay­da­lan­mak­la il­gi­li bir açık­la­ma­sı ola­bi­lir; ne var ki, bu­ra­da­ki ko­nu onun em­pi­rik kö­ken­le­ri de­ğil, son­ra­ki zi­hin­ler­de na­sıl te­mel­len­di­rildiğ­idir. Ay­rı­ca; Ya­kut­lar, İkutsk ve Le­na ara­sı­na gel­dik­le­rin­de, kom­şu­la­rı olan Bur­yat­lar’ın, on­la­rı bu­ra­dan kov­ma­yı is­te­me­le­ri­ne rağ­men, o sı­ra­da ay bü­tün ol­ma­dı­ğı için sa­vaş­mak­tan çe­kin­me­le­ri­ne158 ba­ka­rak, ay ışı­ğı­nın yurt sa­vun­ma­sı için çok da önem­li ol­ma­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni dü­şen­mek­te­yiz. Za­ma­na at­fe­di­len özel­lik­le­rin irâ­dî be­lir­le­me­ler ol­duk­la­rı­na ina­nıl­maz­dı. Za­ma­na iliş­kin bir dü­zen­le­me ya­pı­la­cak­sa, bu bir bi­çim­de in­san-üs­tü bir gü­cün ona­yıy­la ger­çek­leş­me­liy­di. Hris­ti­yan­lı­ğı ka­bul eden Bul­gar pren­si Bo­ris’in 886 yı­lın­da, Pa­pa I. Ni­ko­lay’a gön­der­di­ği so­ru­lar­dan bi­ri, sa­vaş ön­ce­si oy­na­dık­la­rı tür­lü oyun­la­rı kır­kın­cı mu­kad­des gün­de de oy­na­ma­la­rı­na izin olup ol­ma­dı­ğıy­dı.159 Bul­gar­lar’a ait, yu­ka­rı­da­ki­ler­den fark­lı bir ör­nek de; sa­vaş za­ma­nı bin­dik­le­ri at­la­ra ba­rış za­ma­nın­da bi­ni­lir­se, on­la­rı sa­vaş atı ya­pan do­ğa­üs­tü güç­le­ri­ni, kıs­men ve­ya ta­ma­men, yi­ti­re­cek­le­ri­ne inan­ma­la­rı­dır.160 Bu­ra­da göz­le­nen, at­la­ra kul­la­nım de­ğe­ri ve­re­nin in­san de­ğil za­man ol­du­ğu­na iliş­kin inanç­tır.

Üze­rin­de du­ru­lan bu an­la­yış da, di­ğer­le­rin­de ol­du­ğu gi­bi, çok uzun sü­re ya­şa­mış, kö­ken­le­ri unu­tul­sa da, be­lir­li za­man­la­rın in­san­lar­dan be­lir­li dav­ra­nış­lar bek­le­di­ği­ne ina­nıl­mış­tır. Bu­nun bir so­nu­cu ola­rak; Fa­tih, sad­râ­zam Mah­mut Pa­şa’yı şeh­zâ­de Mus­ta­fa’nın ve­fa­tın­da yas tut­ma­yıp be­yaz giy­si­ler­le sat­ranç oy­na­dı­ğın­dan do­la­yı idam et­tir­miş­tir.161

Gü­nü­müz­de da­hî, za­ma­nın ta­bu ka­bul edil­me­si­nin en kla­sik ör­ne­ği olan ‘şa­bat’ı an­dı­rır­ca­sı­na, ‘kut­sal gün­ler’ ih­dâs edil­mek­te ve o za­man­da, be­lir­len­miş dav­ra­nış­lar bek­len­mek­te­dir.

Me­kân­da bi­ra­ra­da ya­şa­yan in­san­la­rın, an­cak za­man­da­ki ya­şa­yış­la­rı­na ku­ral­lar ge­ti­ri­le­rek ger­çek an­lam­da bi­rbi­rle­ri­ne ben­ze­ye­bi­le­cek­le­ri ve bö­yle­ce ‘top­lum’ olu­na­bi­le­ce­ği­nin gö­rül­me­si; bu yüz­den de, sa­de­ce me­kâ­nın de­ğil, za­ma­nın da ku­ral­lar ko­yu­la­rak dü­zen­len­mek is­ten­me­si, za­ma­nın ta­bu ol­ma­sı­nın pra­tik ne­den­le­rin­den bi­ri ola­bi­lir. Böy­le bir iş için ‘ta­bu’ an­la­yı­şı­nın yer­leş­ti­ril­miş ol­ma­sı, as­lın­da dâ­hî­ce­dir. Zi­râ, bir bek­çi­ye ih­ti­yaç his­set­tir­mez; ta­bu­nun ken­di­si bir yap­tı­rım­dır.

Bu bö­lü­mün so­nu­na ge­lin­di­ği şu an­da, söy­le­ne­cek olan­lar bel­ki de der­ke­nâr ola­rak de­ğer­len­di­ril­me­li­dir. ‘Türk Kül­tü­rün­de Sa­yı’ bam­baş­ka bir ça­lış­ma­nın çok ge­niş kap­sam­lı ko­nu­su ol­ma­lı­dır. Sa­de­ce, ‘za­ma­nın gi­ze­mi’ne kat­kı sağ­la­yan un­sur­lar ek­sik sa­yıl­mış ol­ma­mak için, tak­vim bi­rim­le­ri­ne da­hî de­ğin­me­den, ‘za­man-sa­yı iliş­ki­si’ne -des­tan­lar­dan ol­sun- işa­ret eden not­lar dü­şül­müş­tür. Bu­ra­da, sa­de­ce 7 ve 40 sa­yı­la­rı­na te­mas­la ik­ti­fâ edil­miş­tir. Umu­lur ki, bi­ri­le­ri için teş­vik edi­ci ol­sun.

Es­ki Türk­le­rin kül­tür dün­ya­sın­da ve gün­de­lik ha­yat­la­rın­da sa­yı­la­rın her za­man için önem­li bir ye­ri ol­muş­tur. Sa­yı­lar; des­tan­la­ra, ma­sal­la­ra, de­yim­le­re ve ata­söz­le­ri­ne gir­miş; Türk di­li­nin ay­rıl­maz bir par­ça­sı ol­muş­lar­dır. Za­man tes­bi­ti için sa­yı­la­rın kul­la­nıl­mak zo­run­lu­lu­ğu, sa­yı­lar ara­cı­lı­ğıy­la, za­ma­nı da bu bü­yü­lü dün­ya­ya çek­miş­tir. Bu­gün bi­le, içi­len bir acı kah­ve­nin 40 yıl ha­tı­rı­nın ol­du­ğu söy­le­nir; kor­ku­dan ‘ödü pat­la­yan’ bi­ri­si için “40 gü­ne kal­maz, ölür” de­nir; akıl­lı­ya bi­le 40 gün de­li den­se, de­li ola­ca­ğı­na ina­nı­lır. “Kırk yıl­da bir” ve “kır­kın­dan son­ra saz çal­mak” gi­bi de­yim­ler her gün dil­ler­de­dir. Kır­kın­dan son­ra aza­nı te­ne­şi­rin pak­la­ya­ca­ğı­na sa­mi­mi­yet­le ina­nı­lır. Türk kül­tü­rün­de 40 sa­yı­sı, bu tip ifa­de­ler­de tam­lık sa­yı­sı ola­rak kul­la­nı­lır.162

An­ne­ma­rie Schim­mel’e gö­re; 40’ın öne­mi, onu 28 ay ko­na­ğı ile 12 zod­yak işa­re­ti­nin bir­le­şi­mi ola­rak ka­bul et­mek­le açık­la­na­bi­lir.163 Bu açık­la­ma tek­li­fi, 40 sa­yı­sı­nı ‘za­man’ ve ‘fe­lek’ kav­ram­la­rı ile doğ­ru­dan iliş­ki­ye so­kar. Sa­yı­la­rın es­ra­rımı za­ma­na yan­sı­tıl­mış­tır; yok­sa bu­nun ter­si mi ol­muş­tur, bil­mek müm­kün de­ğil­dir. Bu nok­ta­da, bir öne­mi de yok­tur. Ar­tık önem­li olan ha­ya­tı­mız­da­ki ye­ri ve ro­lü­dür. Hem be­be­ğin hem lo­hu­sa­nın hem de ölü­nün kır­kı­nın çık­ma­sı bek­le­nir. Bel­li bir za­man bi­ri­mi (gün), hiç bir özel­li­ği ol­ma­yan bir sa­yı (40) ka­dar geç­tik­ten son­ra, bir ta­kım de­ği­şik­lik­ler göz­le­nip bun­lar sa­yı­ya mâl edil­miş ola­bi­lir ya­hut hiç bir de­ği­şik­lik ol­ma­dı­ğı hal­de sa­yı­nın özel olu­şu­na bi­nâ­en var­sa­yıl­mış da ola­bi­lir. Bi­le­bil­di­ği­miz, za­ma­nın gi­ze­mi an­la­tıl­mak is­ten­di­ğin­de, sa­yı­la­ra da ıs­rar­la baş vu­rul­du­ğu­nu­dur: Uy­gur­ca Oğuz Ka­ğan Des­ta­nı’nda, do­ğu­mun­dan 40 gün son­ra, Oğuz’un bü­yüd­üğü, yü­rü­dü­ğü ve oy­na­dı­ğı an­la­tı­lır.164 Bir ışık huz­me­si için­de or­ta­ya çı­kan, gök tüy­lü ve gök ye­le­li kur­dun, bir dağ ete­ğin­de Oğuz’la ko­nuş­ma­sı, çık­tı­ğı se­fe­rin 40. gü­nün­de ger­çek­le­şir.165 Des­ta­nın so­nun­da 40 gün ye­me-iç­me olur.166 De­de Kor­kut Ki­ta­bı’nda da, Bo­ğaç Han’ın ya­ra­sı 40 gün­de iyi­le­şir167 ve 40 gün 40 ge­ce dü­ğün olur.168 Za­ma­nı an­lat­mak için sık­ça baş­vu­ru­lan sa­yı­lar­dan bi­ri de ‘ye­di’dir. Türk­ler’de so­yu­nu ye­di gö­be­ğe ka­dar say­mak âde­ti var­mış169 ki; bu he­nüz unu­tul­muş de­ğil­dir. Türk des­tan­la­rın­da ço­cuk­la­rın ad ver­me tö­ren­le­ri ço­ğu za­man ye­di yaş­la­rın­da ya­pı­lır. Ço­cuk ye­di gün­de yü­rür.170 De­de Kor­kut’da; Ka­zan, ara­dı­ğı oğ­lu­nu ye­di gün­de bu­la­maz­sa öl­dü­ğü­ne hük­me­de­cek­tir.171 Ye­di gün ye­me-iç­me172 ve ye­di gün ye­di ge­ce dü­ğün olur.173 An­la­tı­lan­lar des­tan for­mun­da di­le gel­miş­ler­dir di­ye, ger­çek ha­yat­tan ta­ma­men ko­puk ol­duk­la­rı­nı dü­şün­me­mek ge­rek. Unu­tul­ma­ma­lı­dır ki; o çağ­lar için des­tan, bu­gün­kü ‘ger­çek­çi ro­man’ gi­bi­dir. “Oğuz beg­le­ri ye­di gün uyu­rı­dı. Anu­ni­çün kü­çü­cük ölüm der­le­ri­di”174 gi­bi bir ifâ­dey­le kar­şı­la­şıl­dı­ğın­da, ye­di gün uyu­ma­nın im­kan­sız­lı­ğı üze­rin­de dur­mak ye­ri­ne; ‘uy­ku’, ‘ölüm’ ve ‘ye­di gün’ kav­ram­la­rı ara­sın­da bir bağ­lan­tı kur­ma­ya ça­lış­ma­lı­dır. Türk­ler­de, ölü aşı­nın ölüm­den son­ra­ki ye­din­ci gün ve­ril­di­ği­ni Kaş­gar­lı bil­dir­miş­tir.175 İnan’ın ak­tar­dı­ğı­na gö­re; Bel­tir­ler’de, ölü­mün ye­din­ci gü­nü­ne ka­dar, ölü­nün evin­den hiç bir şey dı­şa­rı çı­ka­rıl­maz­mış.176 Bu­gün da­hî kul­lan­dı­ğı­mız “ye­di­si çık­mak” bel­ki de, ölü­nün ru­hu­nun ge­ri dön­me ih­ti­ma­li­nin kal­ma­dı­ğı âna işa­ret edi­yor­dur. Bu du­rum­da, uy­ku; çok uzun sür­mek­le bir­lik­te, ye­di gü­nü geç­me­me­sin­den do­la­yı ‘kü­çük ölüm’ ve­ya ‘ge­çi­ci ölüm’ ola­rak ad­lan­dı­rıl­mış­tır. Eğer rü­yâ hâ­lin­de ruh be­den­den ay­rı­lı­yor­sa; ona ge­ri dön­me­si için en faz­la ye­di gün­lük sü­re ta­nın­ma­lı­dır.

 

Za­ma­nın Ey­le­me Ka­tıl­ma­sı

Bil­di­ği­miz ev­ren­de, her ey­lem bir sü­reç­te olur. Pe­ki, “her ey­lem bir sü­reç­le olur” de­mek müm­kün mü­dür? Za­man; ey­le­min ze­mi­ni ol­ma­nın öte­sin­de, ey­le­me ka­tı­la­rak onu ‘o’ ya­pan ku­ru­cu un­sur­lar­dan bi­ri ola­rak de­ğer­len­di­ri­le­bi­lir mi? Bu bö­lümde, za­ma­nın, ey­le­mi müm­kün kı­lan zo­run­lu bir ze­min ol­ma­sıy­la -ya­ni, bir tür şe­kil şar­tı ol­ma­sıy­la- de­ğil; doğ­ru­dan onun ni­te­lik­le­ri­ni be­lir­le­yen bir un­sur ol­ma­sıy­la il­gi­le­ni­le­cek­tir. “Gi­riş” bö­lü­mün­de çi­zil­miş olan çer­çe­ve da­hi­linde; za­ma­nın, onu ta­mam­la­yan bir un­sur ola­rak ey­le­me ka­tıl­ma­sı; ey­le­min doğ­ru­lu­ğu­nu/yan­lış­lı­ğı­nı be­lir­le­yen bir öl­çüt ol­ma­sı; ey­le­mi ta­şı­ma­sı; ey­le­me ni­te­lik­le­ri­ni ver­me­si; hat­ta ey­le­min fa­ili ol­ma­sı -da­ha doğ­ru bir söy­le­yiş­le böy­le al­gı­lan­mış ol­ma­sı- de­ğer­len­di­ri­le­cek­tir. Ay­rı bir bö­lüm açıl­ma­sı müm­kün iken; hac­mi ve bu bö­lüm ile il­gi­si gö­ze­ti­le­rek, böy­le bir tah­sî­se ge­rek du­yul­ma­yan ‘Za­man Ki­şi­leş­ti­ril­me­si’ üze­rin­de du­rul­duk­tan son­ra, ‘Za­ma­nın ey­le­me ka­tıl­ma­sı’ ko­nu­su­na ge­çi­le­cek­tir.

Türk ta­sav­vu­run­da za­man, ‘öd­lek’ adı ile ki­şi­leş­ti­ril­miş­tir. Yu­ka­rı­da da tar­tı­şıl­dı­ğı gi­bi, ‘öd­lek’in ‘fe­lek’ an­la­mında kul­la­nıl­dı­ğı ve ya­ban­cı bir et­ki­nin ürü­nü ol­du­ğu dü­şü­nül­müş­tür. Ku­tad­gu Bi­lig’in ta­nık­lı­ğı ile, o dö­nem­de kul­la­nıl­dı­ğı­nı bil­di­ği­miz ‘fe­lek’ ke­li­me­si eser­de sa­de­ce bir yer­de geç­mek­te­dir. Mü­nec­cim­ler ile mü­nâ­se­be­tin an­la­tıl­dı­ğı bö­lüm­de bu­lun­ma­sı,177 tek­nik bir te­rim ola­rak ter­cih edil­di­ği­ni dü­şün­dür­te­bi­lir. Bu­nun­la bir­lik­te, ‘öd­lek’ kelimesinin geç­ti­ği her yer­de, fe­le­ğin bi­li­nen an­la­mın­da kul­la­nıl­dı­ğı­nı söy­le­mek, son­ra­ki ta­sav­vur­la­rın et­ki­siy­le ol­sa ge­rek­tir. Açık olan, ke­li­me­nin bi­lin­mek­le bir­lik­te, bir yer dı­şın­da kul­la­nıl­ma­dı­ğı­dır. Di­van’da ise, ‘fe­lek’ adı hiç geç­mez; ‘öd­lek’ de ço­ğun­luk­la, ak­ta­rı­lan çok es­ki bir ağı­tın par­ça­la­rın­da ge­çer. Bu ağı­tın adı­na ya­kıl­dı­ğı Alp Er Ton­ga -Kaş­gar­lı, Şeh­nâ­me’de Tu­ran hü­küm­darı ola­rak ge­çen Ef­râ­si­yab ol­du­ğu­nu dü­şün­se de- çok bü­yük bir ih­ti­mal­le, Bil­ge ve Kül Ti­gin’in ku­ze­ni olan, dö­ne­mi­nin bü­yük kah­ra­ma­nı Ton­ga Ti­gin’dir. Kap­gan Ka­ğan’ın oğ­lu olan Ton­ga Ti­gin 714 yı­lın­da pu­su­ya dü­şü­rü­le­rek öl­dü­rül­müş ve ölü­mü Türk­ler ara­sın­da bü­yük bir acı­ya ne­den ol­muş­tur.178 Ağıt, Ton­ga Ti­gin’in adı ve şa­nı Türk­ler ara­sın­da unu­tul­ma­dan oluş­tu­rul­muş ol­ma­lı­dır. Böy­le bir dö­nem­de de kas­te­di­len tür­de bir et­ki ol­ma­sa ge­rek­tir. Ke­li­me, ağıt dı­şın­da, geç­ti­ği di­ğer yer­ler­de de ‘za­man’ an­la­mın­da kul­la­nıl­mış­tır. Za­ten, Kaş­gar­lı’nın söz­lü­ğün­de ‘ödh­lek’e ver­di­ği kar­şı­lık da “za­man”dır (I, s. 102).

Za­man, yu­ka­rı­da sö­zü­nü et­ti­ği­miz ağıt­ta, fır­sat gö­ze­tip giz­li tu­zak ku­ran179 ve öç alan180 bir var­lık ola­rak su­nul­muş­tur. Za­ma­na in­sa­na has ni­te­lik­ler at­fe­dil­mek­le bir­lik­te, bun­la­rın olum­lu­la­rı ya­kış­tı­rıl­ma­mış­tır. Çün­kü; o, in­san­la­ra kö­tü dav­ran­mak­ta­dır.181 Ba­ğım­sız bir ki­şi­lik olan za­ma­nın ik­ti­da­rı sı­nır­lan­dı­rıl­ma­mış­tır. On­dan ka­ça­rak kur­tul­mak müm­kün ol­ma­dı­ğı gi­bi182; oku­nu gez­le­yip at­tı­ğın­da en­gel ola­cak kim­se de yok­tur.183 Za­ma­nın, öç alan bir var­lık ola­rak su­nul­ma­sı il­ginç­tir. O, ne­yin öcü­nü al­mak­ta­dır? İn­san­la­rın hep­si­nin za­ma­nın tut­sa­ğı ola­rak dü­şü­nüldüğü gö­rül­müş­tü. Muh­te­mel­dir ki, za­man bir fi­rar te­şeb­bü­sü­nün in­ti­ka­mı­nı al­mak­ta­dır. İn­san­la­rın çağ­lar bo­yun­ca ya­şa­ya­cak bir ad bı­rak­ma­la­rı, za­ma­nın ken­di­le­ri­ne ta­nı­dı­ğı sü­re­nin dı­şı­na çık­mak de­mek­tir. Ça­ğı­nı aş­mış bir ad, ar­tık za­ma­nın hük­münden ba­ğı­şık­tır. Bu da, onun ik­ti­da­rı­na kar­şı ya­pıl­mış en bü­yük baş­kal­dı­rı­dır. Ni­te­kim, bu ifa­de de böy­le­si bir kah­ra­man için ya­zıl­mış bir ağı­tın için­de geç­mek­te­dir. Za­man, Ku­tad­gu Bi­lig’de, in­sa­nın doğ­du­ğu an­da üze­ri­ne bin­di­ği, onu ta­şı­ya­rak ölü­me gö­tü­re­cek olan bir ata ben­ze­til­di­ği gi­bi,184 dü­zen­le­ri bo­zan ve ha­yat­ta­ki can­lı­la­rı ha­re­ket­siz bı­ra­kan bir at­lı­ya da ben­ze­til­miş­tir.185 Onun in­san­la­ra gad­re­dip ka­şı­nı çat­tı­ğı da söy­len­miş­tir.186

Za­man ne­den ki­şi­leş­ti­ril­miş­tir? Ke­sin­lik­le, da­ha iyi an­la­mak için. Ni­ha­ye­tin­de, bu tip ifa­de­ler me­tin­de ede­bî sa­nat ola­rak kul­la­nıl­mış­tır ve bu­nun da an­la­tım im­kan­la­rı­nı art­tır­dı­ğı şüp­he­siz­dir. İn­sa­nın, za­ma­nın hük­münde olu­şu­nun, za­ma­nın irâ­dî bir ey­le­miy­miş gi­bi de­ğer­len­di­ril­me­si an­la­ma­yı ko­lay­laş­tır­mak için­dir. So­yut ola­nın kav­ran­ma­sı­nın güç­lü­ğü kar­şı­sın­da, ona so­mut bir kis­ve giy­di­ilir (Tan­rı’yı an­la­mak için de ya­pıl­dı­ğı gi­bi). Biz­ler ede­bi­yat­çı de­ği­liz; bu­ra­da bi­zim açı­mız­dan önem­li olan: so­yut bir var­lı­ğın far­kı­na va­rıl­mış ve ka­vran­mak is­ten­miş olu­şu­dur. Bu­nun için de her tür dil im­ka­nı kul­la­nıl­mış­tır.

Türk­ler, en es­ki koz­mo­lo­ji­le­rin­de;187 ev­re­ni, gök ve yer gi­bi as­lî bu­nun­la bir­lik­te bir­bi­ri­ni ta­mam­la­yan bir bü­tün ola­rak gör­müş­ler­dir.188 Di­ko­to­mik Uni­ver­sa­lizm adı ve­ri­len sis­tem içe­ri­sin­de, gök ve yer dü­zen­le­ri­nin bi­rbi­r­le­riy­le iliş­ki­li ol­duk­la­rı­na ve bi­rbi­r­le­ri­ne ben­ze­dik­le­ri­ne inan­mış­lar­dır. Er­ken dö­nem Türk ta­sav­vu­run­da gök kub­be­nin ‘De­mir Ka­zık’ et­ra­fın­da dön­dü­ğü­ne ina­nı­lır ve burç­la­rı ta­şı­dı­ğı sa­nı­lan bü­yük bir çark şek­lin­de­ki çığ­rı­nın da bu­na dik dö­nü­şüy­le za­ma­nın akı­şı açık­lan­ma­ya ça­lı­şı­lır; yer­yü­zün­de­ki can­lı­la­rın da, bu­na ben­zer bir şe­kil­de, ha­yat ile ölüm ara­sın­da de­vin­dik­le­ri­ne ina­nı­lır­dı.189 Bu ina­nı­şın bir uzan­tı­sı ola­rak, yer­de­ki her tür­lü işin za­man­da bir kar­şı­lı­ğı­nın bu­lun­du­ğu be­nim­sen­miş ol­ma­lı­dır. Ku­tad­gu Bi­lig’de yer alan “Ya­rat­tı kör ev­ren tu­çı ev­ri­lür / anıng bir­le tez­ginç yi­me tez­gi­nür” bey­tin­de bu­nun yan­sı­ma­sı­nı gör­mek müm­kün­dür.

“t[okuz ogu]z me­nin bu­du­nım er­ti. ten­ri yer bul­ga­kın üçün, ödin[e] kü­ni teğ­dük üçün ya­gı bol­dı.” “[Do­kuz Oğuz] be­nim kav­mim idi. Gök ve yer ka­rış­tı­ğı için ve ödü­ne ha­set değ­di­ği için düş­man ol­du.”190 Bil­ge Ka­ğan ya­zı­tı­nın do­ğu yü­zün­de yer alan bu cüm­le­nin için­de ge­çen “ödi­ne kü­ni teğ­dük” ifa­de­si uz­man­la­rı meş­gul et­miş­tir. Ta­lat Te­kin, Gök­türk ya­zıt­la­rın­da­ki de­yim­le­ri in­ce­le­di­ği bir ma­ka­le­sin­de191 sa­de­ce, me­caz ola­rak kul­la­nıl­dı­ğı­nı ve “çok kıs­kan­mak, ha­set et­mek” an­la­mı­na gel­di­ği­ni söy­le­miş, baş­ka­ca bil­gi ver­me­miş­tir. Oy­sa ki; za­ma­na, na­sıl olup da ha­set de­ğe­bil­di­ği, açık­la­ma­yı hak et­mek­te­dir. “Yü­re­ği­ne kor­ku düş­mek” ve “ci­ğe­ri­ne sı­zı sap­lan­mak” de­yim­le­rin­de, yü­rek ce­sa­ret­le; ci­ğer ise mer­ha­met­le il­gi­li duy­gu­la­rın ye­ri gi­bi gö­rül­müş­tür. Aca­ba öd ke­se­si de kıs­kanç­lık­la il­gi­li duy­gu­la­rın ye­ri mi sa­yıl­mış­tır. Ne var ki, de­yim­le il­gi­li baş­ka­ca ör­nek ol­ma­dan bu­nu söy­le­mek güç­tür. Öy­le ol­sa da­hî, öd ke­se­si­nin za­man ile il­gi­si unu­tul­muş de­ğil­dir. Ha­set, Do­kuz Oğuz­lar’ın için­de ya­şa­dı­ğı za­ma­nın bir ka­rak­te­ri ola­rak al­gı­lan­mış ol­ma­lı­dır. Bir tür “za­ma­nın ru­hu” gi­bi, ge­ne­le hâ­kim ol­du­ğu dü­şü­nül­müş­tür. Ya­zıt­la­rın an­lat­tı­ğı bu olay 715 yı­lın­da ger­çek­leş­miş, Oğuz­lar bü­yük bir is­ya­na kal­kış­mış ve on­lar­la bir yıl için­de beş kez sa­va­şıl­mış ol­ma­sı­na rağ­men tu­tum ve ta­vır­la­rı de­ğiş­ti­ri­le­me­miş, 716 yı­lın­da­ki bü­yük boz­gun­dan son­ra bir kıs­mı yur­du­nu ter­ke­de­rek Çin’e git­miş­tir.192 İs­yan Do­kuz Oğuz­lar’ın ken­di se­çi­mi de­ğil­dir. Ön­ce­ki hal­le­rin­de iken, ge­le­cek za­man­la­rın­da (=ka­der­le­rin­de) ol­du­ğu için, bu za­man ken­di­le­ri­ne eriş­ti­ğin­de, Bil­ge’nin ken­di mil­le­ti za­ma­nın ge­re­ği­ni ye­ri­ne ge­tir­miş­tir. El­bet­te, bu ta­rih­sel bir açık­la­ma de­ğil­dir. Ya­zıt­lar­da de­yim ola­rak kul­la­nı­lan, o za­man için bi­le de­yim­le­şe­cek ka­dar es­ki olan bir söz­de­ki zih­ni­ye­tin açı­ğa çı­ka­rıl­ma de­ne­me­si­dir. “Ödi­ne kü­ni değ­mek” de­yi­minde, ha­se­tin so­rum­lu­su ola­rak za­ma­nın gö­rül­dü­ğü ka­bul edi­le­cek ve bu, bun­dan son­ra da ve­ri­le­cek, ‘za­ma­nın ey­le­me ka­tıl­ma­sı’na iliş­kin ör­nek­le­rin il­ki ka­bul edi­le­cek­tir. Yu­ka­rı­da, za­ma­nın et­ki­le­ri ve za­ma­nın ta­bu ol­ma­sıy­la il­gi­li söy­le­nen­ler, bu bö­lü­me de ait sa­yıl­ma­lı­dır.

İn­sa­nın dik­ka­ti­ni çek­me­se ya da dil alış­kan­lı­ğı ge­re­ği sor­gu­la­mak ak­la gel­me­se de; za­ma­nın te­mel ey­le­mi ‘geç­mek’tir. Ku­tad­gu Bi­lig’de de, za­ma­nın ge­çip git­ti­ği193 ve bir da­ha ge­ri dön­me­ye­ce­ği194 söy­le­nir. Di­van’da yer alan “öd ke­çer ki­şi tuy­mas”195 cüm­le­sin­de keç- fi­ili kul­la­nıl­mış­tır. Bu­nun dı­şın­da, za­ma­nın ge­çi­şi­ni an­lat­mak için kul­la­nı­lan iki fi­il da­ha var­dır: ert- ve kı­yıl-. “ödh kı­yıl­dı”196 da, “ödh­lek ert­ti”197 de tam ola­rak “za­man geç­ti” de­mek­tir. Kaş­gar­lı, ert- fi­ili ile il­gi­li ola­rak “bir yer­den ge­çip gi­den kim­se için de böy­le de­nir” açık­la­ma­sı­nı ve “er ewin­den ert­ti” ör­ne­ği­ni ve­rir. Her ne ka­dar fi­ilin açık­la­ma­sı ya­pı­lı­yor ol­sa da, za­ma­nın geç­me­si ile so­mut bir nes­ne­nin geç­me­si ara­sın­da ben­zer­lik ku­rul­muş ol­ma­sı il­ginç­tir. Za­ma­nın geç­ti­ği­ni an­lat­mak için kul­la­nıl­mış di­ğer cüm­le olan “ödh kı­yıl­dı” ise da­ha il­ginç­tir; çün­kü, bu­ra­da kul­la­nı­lan fi­ilin edil­gen şek­li­dir ve ey­le­mi bir baş­ka­sı­nın yap­tı­ğı­nı gös­te­rir. Bu ha­liy­le, da­ha ön­ce üze­rin­de du­rul­muş olan, Ton­yu­kuk ya­zı­tın­da­ki “tan ün­tü­rü” ifa­de­si­ni ak­la ge­ti­rir. “Teng­ri ot ön­dür­di = Tan­rı bit­ki bi­tir­di”198 Ör­ne­ğin­de ol­du­ğu gi­bi, bu­ra­da da fa­il Tan­rı ol­ma­lı­dır. Ay­nı yer­de, kı­yıl- fi­ili için Kaş­gar­lı’nın ver­di­ği bir baş­ka ör­nek de “yı­gaç kı­yıl­dı = iğ­ri­le­me­si­ne ağaç kı­yıl­dı”dır. Eğer za­man di­lim­le­ne­bi­lir bir nes­ne gi­bi de­ğer­len­di­ri­le­bi­li­yor­sa, onun ya­rı­la­bi­di­ği­ni ve bu­gün­den son­ra­ki gün olan ‘ya­rın’ın da (yar-ın), za­man­dan ya­rı­la­rak ay­rı­la­cak ilk par­ça ol­du­ğu­nu dü­şü­ne­bi­li­riz. Yat­ma za­ma­nı­nı an­lat­mak için “yat­ga­şuk og­rı” de­nir. ‘Og­rı’nın ‘ogur’dan gel­di­ğin bi­li­yo­ruz. Yat­ga­şuk ise, “bir yer­de baş­ka bi­ri ile ya­tan” de­mek­tir.199 Aca­ba, in­san ya­tıp uyur­ken za­ma­nın et­ki­le­ri­nin far­kı­na var­ma­dı­ğın­dan, za­ma­nın da in­san­la bir­lik­te ya­tıp uyu­du­ğu mu dü­şü­nül­müş­tür. Çok açık ol­ma­sa da, za­ma­nın böy­le bir ey­le­mi ger­çek­leş­tir­di­ği­ni de söy­le­ye­bi­li­riz. İn­san üze­rin­de ger­çek­leş­tir­di­ği ey­lem­ler ise, onu ko­cat­mak200 gön­lü­nü ya­ra­la­mak201 ve ben­zi­ni sol­du­rup öl­dür­mek­tir.202

“Oğuz­lar, za­man ve me­kân isim­le­ri olan ‘ogur’ ve ‘yer’i bir­lik­te söy­ler­ler”di.203 Her ey­le­min, za­man­da ken­di­ne ait bir ye­ri var gi­bi­dir: ko­nak­la­ya­cak za­man,204 da­ğa çı­ka­cak za­man,205 yay ku­ra­cak za­man,206 eve gir­me za­ma­nı,207 buğ­day te­miz­le­me za­ma­nı,208 at gö­ze­te­cek za­man,209 yat­ma za­ma­nı,210 v.s. Ki­mi hal­ler­de, ey­le­mi an­lat­mak için za­man bi­rim­le­ri­nin ad­la­rın­dan baş­ka­ca ara­ca baş vu­rul­maz: tü­ne­mek,211 yaz­la­mak,212 kış­la­mak213 gi­bi. Tün, ge­ce ve ‘tü­ne­mek’ de ge­ce­le­mek de­mek­tir, ki; bu­nu, bu­gün de ay­nı şe­kil­de ifa­de ede­riz. Sa­bah­la­mak da öy­le­dir. Bun­lar, gra­mer açı­sın­dan, ad­dan tü­re­miş fi­il­ler­dir. Bel­li bir sü­re­cin adı, doğ­ru­dan fi­ilin kö­kü ol­muş­tur.

Dış dün­ya­da­ki bir ta­kım fi­zik de­ği­şik­lik­ler di­le ge­ti­ril­mek is­ten­di­ğin­de; bun­lar, san­ki za­man­da­ki ni­te­lik­sel de­ği­şik­lik­ler­miş gi­bi ifa­de edi­lir: “öd so­guş­dı = (za­man) ha­va so­ğu­ma­ya yüz tut­tu”214; “öd kü­zer­di = va­kit güz­leş­ti”215; “ödh ya­yık­tı = za­man ba­har­laş­tı”216. Kül­tür gi­bi dil de, za­ma­nı, bir ta­kım ni­te­lik­le­re sa­hip ve ey­lem­de bu­lu­na­bi­len bir var­lık ola­rak kav­ra­mış­tır. Di­lin man­tı­ğı­mı kül­tü­re yan­sı­mış­tır yok­sa kül­tü­rel al­gı­la­ma­larmı di­li şe­kil­len­dir­miş­tir, bil­mi­yo­rum.

Tur­fan me­tin­le­rin­de rast­la­nan “öd yaz­ma­tın = za­ma­nı ka­çır­ma­dan”217 ifa­de­si, her tür ey­le­min ken­di­ne özel bir za­ma­nı ol­du­ğu­na ina­nıl­dı­ğı­nı gös­te­rir. Ku­tad­gu Bi­lig’de, açık­ça ve çok yer­de, “her işin be­lir­li bir za­ma­nı var­dır” den­mek­te­dir.218 Kaş­gar­lı, bir ke­li­me­yi açık­lar­ken, “bu sav vak­tin­den baş­ka bir za­man­da bir işi ya­pan kim­se için söy­le­nir”219 de­mek­le bu an­la­yı­şı te­yid et­miş­tir. Es­ki Türk­ler’de, ba­har­da ölen­le­rin güz, güz­de ölen­le­rin­se ba­har ay­la­rın­da gö­mül­me­le­ri­nin ne­de­ni de bu an­la­yış ol­sa ge­rek­tir. Ku­tad­gu Bi­lig, ölü­mün de bir za­ma­nı ol­du­ğu­nu bil­di­rir.220 Is­rar­la za­ma­nı gel­me­den in­sa­nın öl­me­ye­ce­ği an­la­tı­lır.221 Bu ifa­de­le­den bi­ri­ne ge­çen ‘ecel’ ke­li­me­si­ni hâ­len kul­la­nı­rız ve ‘ölüm za­ma­nı’ de­mek­tir. Onun gi­bi ‘za­man­sız ölüm’222 de di­li­miz­de ya­şa­ma­ya de­vam et­mek­te­dir. Dil, ta­rih­sel me­tin­le­rin ya­zı­lı ol­du­ğu her tür mad­de­den da­ha faz­la di­renç gös­te­rir za­ma­na. Dı­şı­mız­da­ki şart­la­rın el­ve­riş­li­li­ği­ne işa­ret et­mek is­te­di­ği­miz­de, “za­ma­nı ge­lin­ce” ve­ya “tam za­ma­nı” di­ye­bil­me­miz bu yüz­den­dir. “Ogur­luk iş: vak­tin­de ve ye­rin­de ya­pı­lan iş”dir.223 Böy­le­ce, ‘uğur’ ve ‘za­man’ kav­ram­la­rı­nın ses­teş ke­li­me­ler­le (Ogur) ifa­de edil­miş ol­ma­sı da­ha bir an­lam ka­zan­mak­ta­dır. Bir işi yap­mak için onun za­ma­nı­nı bek­le­mek ge­rek­tir.224 Çık­ma­za gi­ren bir iş bi­le, za­ma­nı ge­lin­ce ken­di­li­ğin­den çö­züm­le­nir.225 Ey­lem­le­rin ‘doğ­ru’ ol­ma­sı için han­gi za­man­lar­da ger­çek­leş­ti­ril­me­le­ri ge­rek­ti­ği ön­ce­den bi­li­ne­bi­lir.226 Bu işi ya­pa­cak olan akıl­dır.227 As­lın­da, ak­lın ilk ola­rak kav­ra­dı­ğı, her ey­le­min ken­di­ne özel bir za­ma­nı­nın ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­dir. Bu bir tür ‘akıl ha­ki­ka­ti’dir. Akıl; ikin­ci aşa­ma­da, iş­le­rin doğ­ru za­ma­nı­nın bil­gi­si­ne na­sıl eri­şi­le­ce­ği­ni bu­lur: bu­nun yo­lu, bü­yük oran­da ata­la­rın tec­rü­be­le­ri­ne mü­ra­ca­at et­mek­tir. Son aşa­ma­da ise on­la­rı bi­lir (öğ­re­nir). Za­ma­nında ya­pı­lan ey­lem doğ­ru; za­ma­nı denk ge­ti­ri­le­me­yen ise yan­lış­tır. Za­ma­nın, ey­le­min doğ­ru­luk öl­çü­tü ol­du­ğu­nun ka­bul edil­me­siy­le bir­lik­te, bil­ge­li­ğin sı­nı­rı da uy­gun za­ma­nın bi­li­nip bi­lin­me­me­si­ne gö­re çi­zi­lir. Atabetü’l-Hakayık’da “Bil­gi­li adam her işin za­ma­nın bi­lir”228 denir. ‘İşin za­ma­nı­nı ve za­ma­nın işi­ni229 bil­mek’, ger­çek bil­ge­lik bu­dur. Böy­le bir bil­gi­yi bu­lan, ya­şa­dı­ğı dö­ne­me ve dün­ya­ya ha­kim olur.230 Ki­şi­yi bil­ge ya­pan ‘han­gi işin ne za­man ya­pı­la­ca­ğı’ bil­gi­si­ni, ‘ke­hâ­net’ kav­ra­mı­na bağ­lı dü­şün­mek müm­kün ol­du­ğu gi­bi; bu, ata­la­rın tec­rü­be­si­ni, ya­ni geç­mi­şi­ni sa­hip­len­mek­le de çok ya­kın­dan il­gi­li­dir. Han­gi işin ne za­man ya­pı­la­ca­ğı geç­miş­te be­lir­le­nip ku­ra­la bağ­lan­mış­tır ve ki­şi­yi bil­ge ya­pan bu tec­rü­be­le­rin sü­rek­li ak­ta­rıl­ma­sı ge­rek­ti­ği ku­ral­lar­dan bi­ri­dir.

Ola­cak­la­rı za­ma­nın ge­ti­rip gös­te­re­ce­ği;231 in­san­da bun­la­rı de­ğiş­tir­me ik­ti­da­rı­nın ol­ma­dı­ğı, ta­ham­mül edil­me­si ge­rek­ti­ği tel­kin edi­lir.232 So­nun­da “na­sip kıs­met ney­se o olur” an­la­yı­şı­na ge­li­nir233 ki; ola­cak­la­rın ge­le­cek­te ‘ol­muş’ ol­du­ğu için de­ğiş­ti­ri­le­me­ye­ce­ği vur­gu­su var­dır. Ey­lem­le­ri ta­şı­yıp ge­tir­di­ği­ne iliş­kin bir inanç­la, za­ma­nın kav­ran­ma­sı, ka­der­ci an­la­yış­la­rın kö­ke­ni­ni oluş­tur­muş­tur.

“Za­mâ­ne­nin işi” de­mek­le, için­de bu­lu­nu­lan dev­rin ah­vâ­li ve ah­kâ­mı kas­te­dil­mek­te­dir. Tur­fan me­tin­le­rin­de­ki “öd iyin”234 ifa­de­si­nin da an­lat­mak is­te­di­ği bu­dur. Alp Er Ton­ga sa­gu­sun­da yer alan “ödh­lek ka­muğ küf­re­di = za­man bü­tün bü­tü­ne gev­şe­di”235 bey­ti­nin de gös­te­rid­ği gi­bi; za­ma­nın, top­lum­sal zih­ni­ye­ti be­lir­le­di­ği­ne ina­nı­lır. Ba­la­sa­gun’lu Yu­suf, “bu­gün­kü za­ma­na dik­kat et, iş­ler ta­ma­men de­ğiş­ti”236 der­ken dik­kat çek­mek is­te­di­ği top­lum­sal çö­zül­me ve bo­zul­ma­dır. Böy­le bir top­lum­da bu­lun­ma­sın­dan do­la­yı et­ti­ği şi­kâ­ye­ti de “han­gi za­ma­na rast­la­dım”237 di­ye­rek di­le ge­ti­rir.

 

 

Geç­miş - Şim­di - Ge­le­cek İliş­ki­si

Geç­miş, şim­di ve ge­le­cek ara­sın­da ne tür bir iliş­ki var­sa­yıl­mış­tır ve bu­nun in­san için an­la­mı ne­dir? Ku­tad­gu Bi­lig’in be­liğ ifâ­de­siy­le; ha­yat, dün, bu­gün ve ya­rın ol­mak üze­re üç gün­dür. Dün geç­miş­tir ve bu­gü­nün de ya­rı­na ula­şa­ca­ğı­nın hiç bir gü­ven­ce­si yok­tur.238 Böy­le­si bir be­lir­siz­lik or­ta­mın­da sağ­lam bir ya­pı te­sis ede­bil­mek ol­duk­ça güç­tür. Ne var ki, ka­çı­nıl­maz­dır da. Çün­kü, in­san an­cak an­lam­lı bir dün­ya­da ya­şa­ya­bi­lir. Sâ­de­ce ‘bu­gün’ an­lam­lı bir dün­ya­nın ku­ru­la­bil­me­si için ye­ter­li de­ğil­dir. El­bet­te, ‘an’ yok­sa ‘an­lam’ da ol­maz. Bu­nun­la bir­lik­te, ya­şan­mak­ta olan da tek ba­şı­na an­lam­lı de­ğil­dir. Zi­râ, tek olan hiç bir şey an­lam­lı de­ğil­dir (Di­nî ya­şan­tı­nın ve Tan­rı ta­sa­vu­ru­nun bir an­la­mı var­dır; zâ­tı ‘an­lam-dı­şı’dır). ‘Ar­tık-ol­ma­yan’ (geç­miş) ve ‘he­nüz-ol­ma­yan’ (ge­le­cek) ‘hâ­fı­za’ ve ‘bek­len­ti’ ola­rak ‘ân’ı an­lam­lan­dı­rır­lar. ‘Şim­di’ ya­şa­nır ve an­cak ken­di dı­şı­na çı­kı­la­rak yâ­ni ‘geç­miş’ ve ‘ge­le­cek’ ile an­lam­lan­dı­rı­la­bi­lir­se; in­san, çev­re­de de­ğil de ‘dün­ya’da ya­şa­dı­ğı sü­re­ce, geç­miş ve ge­le­ce­ğin de hep ‘geç­miş’ ve ‘ge­le­cek’ ola­rak var ol­ma­sı ge­re­kir. Za­man, geç­miş, şim­di ve ge­le­cek bo­yut­la­rıy­la ‘ben’im du­yu­şum­da var­dır. Ben­den ön­ce­ki­le­rin ‘be­nim geç­mi­şim’i, ken­di ‘şim­di’le­ri ola­rak ya­şa­yıp ya­şa­ma­dık­la­rı­nı -il­ke­ce- bi­le­mem. Bu ben-mer­kez­li­lik di­lin ken­di man­tı­ğın­da da var­dır: ‘Ge­le­cek’, ey­le­min ‘ba­na’ yön­len­di­ği­ni bil­di­rir. Er­ken dö­nem Türk ta­sav­vu­ru söz ko­nu­su ol­du­ğun­da da, geç­mi­şin bir za­man­lar ‘şim­di’ ol­du­ğu dü­şü­nül­mez bi­le. Geç­miş, şim­di­yi an­lam­lı kıl­mak için var­dır ve bu­nu, ata­la­ra olan inanç ara­cı­lı­ğıy­la ba­şar­ır. Türk ta­sav­vur­un­da, geç­miş: ata­lar­dır. Geç­miş kur­ma­ca­dır ve onu ku­ran­lar ata­lar de­ğil, on­la­rı ata­la­rı ka­bul eden­ler­dir. Geç­miş, ‘geç­miş’ ola­rak ku­rul­muş­tur. Hiç bir dönemde ‘şimdi’ olarak var olmamıştır. Ta­sa­rı­mın bi­rin­cil ama­cı ku­ru­lu dü­ze­nin meş­rû­iye­ti­ni sağ­la­mak­tır. Bu­nu ger­çek­leş­tir­mek için, kur­ma­ca soy­lar­la bağ­la­nı­lan ata­la­ra olan inanç hep di­ri tutul­mak is­te­nir. Geç­mi­şin bir baş­ka ba­şa­rı­sı da, ken­di­ne bağ­la­nan­la­ra ha­zır bir kim­lik su­na­rak, va­ro­luş­sal so­run­la­rın çö­zü­mü­ne kat­kı­da bu­lun­mak­tır. Unu­tul­ma­ma­lı­dır ki, bu söy­le­nen­ler an­cak geç­miş-şim­di iliş­ki­si­nin ku­rul­muş ol­ma şar­tı­na bağ­lı­dır.

Ku­tad­gu Bi­lig, tec­rü­be­le­ri­ne rağ­men ha­re­ket­le­ri­ni dü­zen­le­ye­me­yen ve za­man geç­ti­ği hal­de hik­met sa­hi­bi ola­ma­yan kim­se­ye ‘in­san’ de­ğil, ‘hay­van’ den­me­si ge­rek­ti­ği­ni be­lir­tir.239 Tec­rü­be, ‘geç­miş’tir. De­mek ki; be­şer ‘geç­miş’ ile in­san olur (yaln­ğuk, ‘ki­şi’ olur). Geç­mi­şi oluş­tur­an tec­rü­be­le­rin önem­li bir kıs­mı, ata­la­rın tec­rü­be­le­ri­ni öğ­ren­me tec­rü­be­le­ri­dir.

Geç­miş, her za­man şim­di’den üs­tün tu­tu­lur. De­de Kor­kut Ki­ta­bı’n­da, ‘şim­di’de an­la­tı­lan­lar da des­ta­nî ma­hi­yet­te ol­mak­la be­ra­ber, geç­mi­şin üs­tün­lü­ğü­ne vur­gu açık­tır: “Ol za­man­da bey­le­rin al­kı­şı al­kış, kar­gı­şı kar­gış idi”240; “Ol za­man­da oğul­lar ata­ya mu­ha­le­fet et­mez idi”241. Bay Bü­re Bey ve Bay Bi­can Bey’in ço­cuk­la­rı yok­tur. El açıp Tan­rı’dan bi­ri oğul di­ğe­ri kız di­ler, he­men aka­bin­de de be­şik kert­me­si ya­par­lar.242 He­nüz hâ­mi­le­lik bi­le yok­tur an­cak “var­lık­la­rı ar­tık şüp­he gö­tür­me­yen”243 kız­la oğ­lan ya­vuk­lu­dur. Bu­ra­da hem ata­la­rın hem de on­lar nez­din­de geç­mi­şin yü­cel­til­me­si gö­rü­le­bi­le­ce­ği gi­bi, ge­le­cek­ten emin olu­na­bi­le­ce­ği­ne dâ­ir inanç da çok açık­tır. Ke­mal Ab­dul­lah, De­li Dum­rul’un ebe­vey­ni­nin ‘geç­mi­ş’i, ka­rı­sı­nın ise ‘şim­di’­yi tem­sil et­ti­ği ka­na­atin­de­dir. De­li Dum­rul’un ebe­vey­nin­den can ta­le­bi, şim­di’nin geç­miş’i sı­na­ma­sı­dır.244 Geç­miş bu sı­na­vı ve­re­mez ve şim­di de geç­miş’ten yüz çe­vi­rip ge­le­cek’le iliş­ki­ye gi­rer. Göz­den ka­çan şu­dur ki; Dum­rul’un ka­rı­sı­nın dav­ra­nı­şı­nı, pa­sif de ol­sa, ebe­vey­nin tav­rı be­lir­le­miş­tir. An­la­tı­la­nın içe­ri­ği bir ya­na, bü­tün bun­la­rın an­la­tıl­mış ol­ma­sı bi­le geç­mi­şin be­lir­le­yi­ci­li­ği­ne işa­ret­tir. Geç­mi­şin şim­di’yi be­lir­le­me­si­nin önü­ne ge­çil­di­ği dö­nem­ler, ta­rih­te bu­na­lım dö­nem­le­ri ol­muş­tur. De­de Kor­kut Ki­ta­bı’nda da Dış Oğuz’un İç Oğuz’a is­ya­nı­nın ne­de­ni geç­mi­şe uyul­ma­ma­sı­dır.245

Şim­di-ge­le­cek iliş­ki­si­ni ise, ge­le­ce­ğin var­lı­ğı­na ve bi­li­ne­bi­lir­li­ği­ne iliş­kin inanç be­lir­le­miş­tir. Bu iliş­ki­nin ilk so­nu­cu ya­şa­ma­ ve ya­şat­ma irâ­de­si­ni ge­liş­tirmek ol­muş­tur. Bun­lar­la si­ya­sî ide­al­ler de kas­te­dildi­ğin­de; ge­le­cek, va­rı­la­cak he­de­fin bu­lun­du­ğu yer­dir. İkin­ci ola­rak; için­de ‘ölüm’ ve ‘öte dün­ya’nın da yer al­dı­ğı­na ina­nıl­ma­sıy­la ge­le­cek de, geç­miş gi­bi, şim­di’yi be­lir­ler ol­muş­tur. Ge­le­ce­ğin bi­li­ne­bi­lir­li­ği­ne odak­la­nan inanç ise, ke­hâ­net an­la­yı­şı çer­çe­ve­sin­de şe­kil­len­miş­tir.

‘Ge­le­cek’i an­la­mak ‘geç­miş’ ve ‘şim­di’yi an­la­mak­tan da­ha zor­dur. Er­ken dö­nem de ol­sa, Türk dü­şün­ce­sin­de na­sıl kav­ran­dı­ğı­nı an­la­mak için, ta­ri­hi me­tin­ler ka­dar di­lin ken­di­ne de baş­vu­rul­ma­lı­dır. Ni­hâ­ye­tin­de dil de ta­ri­hî­dir.

‘Ge­le­cek’, gel- fi­il kö­kü­ne -ecek eki ge­ti­ri­le­rek ya­pıl­mış bir ad­dır (sı­fat ola­rak da kul­la­nıl­mak­la be­ra­ber; bu, ko­nu dı­şı tu­tu­la­cak­tır). Bu tip ke­li­me­ler ad ol­mak­la fi­il ile iliş­ki­li­re­ni kes­mez­ler.246 Bu du­rum­da; ya he­nüz ol­ma­yan bir za­ma­nın ‘var­lı­ğa gel-ece­ği’ kas­te­dil­miş­tir ya da olan bir za­ma­nın ad­lan­dır­ma­yı ya­pa­na ge­le­ce­ği. Eğer ‘var­lı­ğa gel­mek’ kas­te­dil­miş ve ol­ma­yan za­ma­nın ‘ola­ca­ğı’ an­la­tıl­mak is­ten­miş­se, bu­nu ‘ola­cak’ ola­rak ad­lan­dır­mak da­ha doğ­ru olur­du (geç­miş = ol­muş). ‘Ola­cak’ın; ne ola­ca­ğı­nı bil­dir­me­si ve­ya bir va­ro­lan­dan söz et­me­si bir ya­na, bir va­ro­lu­şa bi­le işa­ret et­ti­ği şüp­he­li­dir. ‘Ola­cak’ ki­şi­den ba­ğım­sız ve ne ol­du­ğu bi­lin­me­yen bir ‘za­man’ı da­ha iyi an­la­tır. Ay­rı­ca ‘ge­le­cek’in de ko­şu­lu­dur. Bir şe­yin -her ne tür­den ve her ne ise- ge­le­bil­me­si için ön­ce ol­ma­sı ge­rek. ‘Ol­mak’ ‘gel­mek’le kı­yas­lan­dı­ğın­da çok da­ha zu­ru­rî (‘yok bol­mak’ der­ken da­hî onu kul­lan­mak zo­run­da­yız), çok da­ha be­lir­siz ve çok da­ha so­yut­tur. Ya­ni ‘za­man’ gi­bi. Onu an­lat­ma­ya da­ha uy­gun­dur. Ay­rı­ca; za­ma­nı, ger­çek­te baş­ka­la­rıy­la pay­laş­ma­dı­ğı­mı­zın ör­tük bir an­la­tı­mı olan ‘ge­le­cek’ gi­bi ben-mer­kez­li bir ad­lan­dır­ma da de­ğil­dir. Her şe­ye rağ­men ‘ola­cak’ ter­cih edil­me­miş­tir. Muh­te­me­len ikin­ci yo­rum doğ­ru­dur ve da­ha kar­ma­şık­tır. Di­lin bir oyun oy­na­ma­mış ol­ma­sı­nı ümid ede­rek di­ye­bi­li­riz ki; ge­le­ce­ğin­den söz edi­len za­man, söz edi­lir­ken de var­dır ve söz ede­ne doğ­ru ge­le­cek­tir. Va­ro­lu­şu­nu ta­mam­la­mış­tır. Ol­muş­tur fa­kat bil­gi­mi­ze ko­nu ol­ma­mış­tır. Bir yer­ler­de bil­gi­mi­zin nes­ne­si ol­ma­yı bek­le­yen za­ma­nın, he­nüz ol­ma­mak­la bir­lik­te, on­tik ni­te­li­ğin­den şüp­he et­me­yiz, ina­nı­rız. Şu­nu da ek­le­mek ge­re­kir ki, ke­ha­net ile il­gi­li ba­his­te gö­rül­dü­ğü üze­re, he­nüz gel­miş ol­ma­mak­la bir­lik­te, bil­gi­nin nes­ne­si ola­bi­le­ce­ği­ne da­hî ina­nıl­mış­tır.

De­ne­bi­lir ki: Türk ak­lı, za­ma­nı, üze­rin­de bu­lu­nu­lan bir yol gi­bi dü­şün­müş­tür. Bil­gi­ye ko­nu ola­bi­li­yor­sa, ge­le­cek var­dır; var-ola­cak de­ğil­dir. An­cak bu yol­dan ilk kez ge­çil­mek­te­dir. Ar­ka­da bı­ra­kı­lan­lar ve ön­de olan­lar va­dır. İler­len­dik­çe gö­rü­nen va­ro­lan­lar gö­re­ne ye­ni ge­le­cek­tir. Oy­sa on­lar, gö­rül­me­den ön­ce de hep ora­da­dır­lar.

“Gi­de­cek olan gi­der, gün geç­tik­çe sen­den uzak­la­şır; ge­le­cek olan ge­lir, kı­sa bir za­man­da sa­na ula­şır”247. Ku­tad­gu Bi­lig’in bu ifa­de­si, doğ­ru­sal ve üç bo­yut­lu bir za­man kav­ra­yı­şı­nın örnek­le­rin­den bi­ri­dir. Geç­miş-şim­di-ge­le­cek iliş­ki­si­nin ku­ru­la­bil­miş ol­ma­sı, za­ma­nın et­ki­le­ri­nin öte­sin­de de­ğer­len­di­ri­le­bil­miş ol­ma­sı­nın bir so­nu­cu­dur. Böy­le­si bir iliş­ki­nin ku­ru­la­bil­miş ol­ma­sı­nın ge­tir­di­ği en bü­yük ba­şa­rı Ta­rih bi­lin­ci­dir. 

 

Za­man Ta­sav­vu­run­dan Ta­rih Bi­lin­ci­ne

Soy­ca Türk ol­ma­sa da, tam 40 yı­lı­nı Türk dev­le­ti­nin hiz­me­ti­ne ver­miş olan Ni­zâ­mü’l-mülk; bu­lun­du­ğu za­ma­nın, geç­miş za­man­la­rın ta­ri­hi­nin bir de­va­mı ve ata­la­rın ese­ri ol­du­ğu­nu söy­ler; kö­kü geç­miş­te olan dev­le­tin kı­ya­me­te dek de­vam et­me­si­ni di­ler.248 Ken­di­ni geç­mi­şin de­va­mı ola­rak gö­ren ‘şim­di’nin, ge­le­ce­ği de ken­di de­va­mı ola­rak id­rak et­me­si za­ma­na ve ta­ri­he iliş­kin bir bi­lin­cin so­nu­cu­dur. Hiç bir di­nin açık et­ki­si­ne rast­lan­ma­yan Or­kun ya­zıt­la­rı da, doğ­ru­sal za­man kav­ra­yı­şı­nı ve ta­rih bi­lin­ci­ni gö­re­bi­le­ce­ği­miz si­ya­sî me­tin­ler­dir. Ölen­le­rin hâ­tı­ra­sı­nı ya­şat­mak için di­kil­miş gö­rü­nen ya­zıt­lar­da; di­nî tel­kin ye­ri­ne, bir ta­rih bi­lin­ci oluş­tur­ma­ya mâ­tuf an­la­tım ter­cih edil­miş­tir. Sa­vaş­lar ve so­nuç­la­rı kah­ra­man­lık­la­rın vur­gu­lan­ma­sı ama­cıy­la de­ğil, dev­let ve mil­let üze­rin­de­ki et­ki­le­ri ba­kı­mın­dan de­ğer­len­di­ril­miş­tir. Ya­zıt­lar­da ki­şi­sel öv­gü­nün öte­sin­de yer alan bu tür an­la­tım­lar sa­de­ce me­zar ki­tâ­be­le­ri ola­rak de­ğer­len­di­ril­me­le­ri­ne en­gel­dir. Dev­let ya­zı­tı ni­te­li­ğin­de­ki Türk ben­gi­taş­la­rı kah­ra­man­lık­la­rı di­le ge­tir­mek için de­ğil, ge­le­cek nes­le yol gös­ter­mek, öğüt ver­mek için di­kil­miş­ler­dir.249 Oluş­tu­ru­lan bi­linç, di­key bildi­riş­me ara­cı olan ya­zı­nın kul­la­nıl­ma­sıy­la za­man­da ya­yı­la­ca­ğı gi­bi; ozan­la­rın söy­le­me­le­ri için ha­zır bir me­tin ola­rak su­nul­duk­la­rın­dan,250 on­la­rın di­liy­le, me­kân­da da ya­yı­la­cak­tır. Açık­tır ki; ya­zıt­lar, ad­la­rı­na di­kil­dik­le­ri kim­se­ler için de­ğil, ge­ri­de ka­lan­lar için­dir. Ma­zi “ge­le­cek had­siz he­sap­sız ne­sil­le­rin di­mağ­la­rın­da... can­lan­sın di­ye” ya­zıt­la­rın di­kil­di­ğ­ini Kül­ti­gin ben­gi­ta­şın­da­ki Çin­ce ki­tâ­be de bil­di­rir.251 Ya­zıt­lar­da an­la­tı­lan, dev­le­tin gös­ter­di­ği ça­ba “Türk mil­le­ti­nin adı sa­nı yok ol­ma­sın di­ye”dir252 (“türk bu­du­nıg atı kü­si yok bol­ma­zun ti­yin” ID25). Bil­ge Ka­ğan için mil­let, ken­di ka­bi­le­si­nin öte­sin­de, ay­nı ül­kü­de bir­leş­miş ve ay­nı ge­le­cek bi­lin­ci­ne er­miş in­san­lar top­lu­lu­ğu­dur. Dev­le­te is­yan eden­ler an­la­tı­lır­ken, “Do­kuz Oğuz kav­mi ken­di kav­mim idi”253 (“to­kuz oguz bu­dun ken­tü bu­du­nım er­ti”) ya da “Tür­giş Ka­ğa­nı Türk­le­rim­den, kav­mim­den idi”254 (“tür­giş ka­gan türk[im] bu­du­nım er­ti”) gi­bi ifa­de­ler kul­la­nı­lır. Şi­ne-Usu ya­zı­tın­da, sa­va­şı­lan in­san­la­ra da­hî ken­di mil­le­tin­den ol­mak tek­lif edi­lir.255 Bil­ge de, bir sa­vaş son­ra­sı­nı an­la­tır­ken; ken­di­le­riy­le sa­va­şı­lan­lar­dan ölen­le­rin öl­dü­ğü­nü, ka­lan­la­rın ise mil­let ol­du­ğu­nu be­lir­tir.256 Bu an­la­yı­şı tem­sil eden sa­dece si­ya­sî ik­ti­dar de­ğil­dir. Pek çok me­zar ki­tâ­be­sin­de, “ül­ke tö­re­si­ni terk et­me­yin”,257 “ül­kem için öl­düm”258 ve­ya “Han’a sâ­dık olun”259 gi­bi ifa­de­le­re rast­la­nır. Bir ki­tâ­be­de, “Bil­ge ha­kan­dan ay­rıl­ma­ya­lım, is­yan et­me­ye­lim di­ye böy­le­ce na­si­hat et­tim”260 söz­le­ri okun­mak­ta­dır.

R. Gi­ra­ud, İl­te­riş’in kur­du­ğu 50 yıl­lık im­pa­ra­tor­lu­ğun ta­rih­te şaş­kın­lık ve­ren ve bi­rin­ci sı­ra­da yer alan bir olay ol­du­ğu­na ina­nır. Sa­de­ce as­ke­rî ba­şa­rı de­ğil bir uy­gar­lık an­sı­zın or­ta­ya çık­mış­tır. Şüp­he­siz gök­ten in­me­miş­tir, fa­kat yük­sel­me eğ­ri­si iz­le­ne­me­di­ğin­den ki­şi ken­di­ni bir an­da do­ruk­ta bu­lur.261 Hiç bir şe­yin böy­le bir ba­şa­rı­yı tam ola­rak açık­la­ma­ya ye­ter­li ol­ma­ya­ca­ğı­nı262 dü­şü­nen Gi­ra­ud, en dikk­ka­te de­ğer ol­gu ola­rak, yurt­taş­lık bi­lin­ci­nin doğ­ma­sı263 ve o dö­nem­de gö­rül­me­si şaş­kın­lık ve­ri­ci olan mil­li­yet­çi­li­ği tes­bit eder.264 J. P. Ro­ux da, her ne ka­dar ta­rih­sel bir çe­liş­ki gibi gö­rül­se de, bu­gün­kü­ne ben­zer bir mil­li­yet­çi­li­ğin o dö­nem için ger­çek ol­du­ğu­nu be­lir­tir.265

Mil­let ol­mak, ta­rih­li ol­mak de­mek­tir. Ku­ru­cu­su­nun; ken­din­den çok uzun ömür­lü ol­mak üze­re ta­sar­la­dı­ğı dev­let, mil­le­ti ya­ra­tır. Dev­let, ta­rih­sel ve man­tık­sal ola­rak mil­let­ten ön­ce­dir ve bir za­man ta­sav­vu­ru­nun so­nu­cu ola­rak or­ta­ya çık­mış­tır. Ku­ru­lan dü­ze­ni ge­le­ce­ğe ta­şı­ma­nın te­mi­na­tı­dır. Türk ge­le­ne­ğin­de; dev­le­tin sı­nır­la­rı sa­de­ce me­kan­da de­ğil, za­man­da da çi­zi­lir. Dev­le­tin za­man­da­ki sı­nı­rı ne­re­dey­se onun ta­ma­mı­nı kap­sar: ye­rin ve gö­ğün ya­ra­tıl­ma­sı­nın he­men ar­dın­dan baş­lar, ye­rin çök­me­si ve gö­ğün bas­ma­sı­na dek sü­rer. Bu, Kül­ti­gin ya­zı­tın­da, Türk­ler­ce kut­lu yön sa­yı­lan do­ğu yü­zün­de an­la­tı­lır. İki olay ara­sın­da an­la­tı­lan­lar­sa; yok ol­ma­ma­nın mil­let ol­ma­nın şart­la­rı­dır. Ya­zıt­lar­da “Kök Türk” adı­nın geç­ti­ği tek sa­tır da bu ara­da­dır. Ya­zıt­lar, dev­le­tin za­man­da­ki sı­nır taş­la­rı gi­bi­dir; bi­raz da bü yüz­den “ben­gi taş” di­ye anı­lır­lar. Dev­le­tin sı­nır­la­rı böy­le çi­zi­lin­ce, on­dan ay­rı dü­şü­nü­le­me­ye­cek olan mil­let de o gü­ne dek ya­şa­ma­lı­dır. Bil­ge’nin “Türk mil­le­ti­nin adı sa­nı yok ol­ma­sın” şek­lin­de di­le ge­tir­di­ği bu amaç as­lın­da Tan­rı’nın is­te­ği­dir.266 “Bu za­man­da tah­ta otur­dum” de­mek, “ben, şim­di­ki za­ma­nım” de­mek­tir. Na­sıl ki, sü­reç za­ma­nın bir par­ça­sıy­sa ve onun dı­şın­da an­lam­lan­dı­rı­la­maz ise; in­san da ta­ri­hin bir par­ça­sı­dır ve onun dı­şın­da an­lam­lan­dı­rı­la­maz. İn­sa­nın te­mel be­lir­le­ni­mi za­ma­na di­re­ni­şi­dir. İn­san ken­di­ni ta­ri­he ait his­set­mek­le ken­di­ne ve­ri­len sü­re­nin dı­şı­na çı­ka­bi­lir. Za­man in­sa­nın ya­pı­mı ol­ma­dı­ğı gi­bi, ta­rih de in­sa­nın ya­pı­mı de­ğil­dir. Ta­rih, Tan­rı’nın ba­şı­boş bı­rak­ma­dı­ğı za­mana mü­dâ­ha­le­si­dir; za­man kar­şı­sın­da in­sa­nın ta­ra­fı­nı tut­ma­sı­dır. Bu an­la­yı­şın en gü­zel ifa­de­si şu sa­tır­lar­dır: “Türk mil­le­ti­nin adı sa­nı yok ol­ma­sın di­ye ba­bam ha­ka­nı, an­nem ha­tu­nu yük­set­miş [olan] Tan­rı; on­la­ra ül­ke ve­ren Tan­rı; Türk mil­le­ti­nin adı sa­nı yok ol­ma­sın di­ye be­ni o Tan­rı ha­kan ola­rak [tah­ta] oturt­tu.”267

Ta­rih bi­lin­ci, adı­na ‘Ta­rih’ de­nen bir şe­yin far­kın­da ol­mak de­ğil­dir. Bu far­kı­na va­rı­lan Ta­rih için­de­ki olan bi­te­nin bil­gi­si­ne sa­hip ol­mak da de­ğil­dir. Bun­lar­dan faz­la ola­rak, Ta­rih de­ni­len şe­yin na­sıl bir şey ol­ma­sı ge­rek­ti­ği ko­nu­sun­da bir id­dia ve irâ­de­ye sa­hip ol­mak­tır. Ta­ri­hin in­sa­nı be­lir­le­miş ol­ma­sı in­sa­na bu bi­lin­ci ka­zan­dır­maz; in­san, bu be­lir­len­miş­li­ği üze­ri­ne kat­la­nıp bu­ra­dan ha­re­ket­le ken­di­ni be­lir­le­ye­ni kav­ra­ya­bil­di­ğin­de bu bi­lin­ci ka­za­nır. Bu, ta­ri­hin için­de­ki in­sa­nın içinde­ki ta­rih­dir. Bil­ge bu­nun bi­lin­cin­de­dir ve iş­le­ri Tan­rı’nın irâ­de­si ile yap­tı­ğı­nı be­lir­tir.

Bi­rey­le­rin ta­ri­hi ol­maz, geç­mi­şi olur. Doğ­ru­su ona sa­hip olu­na­maz. Dev­let ol­mak­la ka­tı­la­bi­linir. Bu an­lam­da dev­let­le­rin ta­ri­hi olur. Ta­ri­he ka­tıl­mak­la za­man­la ya­şıt olu­nur. Bu ne­den­le, ka­tıl­ma; dev­let gi­bi, za­ma­na bağ­lı ol­ma­yan un­sur­la­ra da­yan­dı­rıl­mış bir ara­cı eliy­le ger­çek­leş­ti­ri­lir. Ku­tad­gu Bi­lig’in üst-an­la­tı­mı dev­let te­ori­si açı­sın­dan de­ğer­len­di­ril­di­ğin­de, Türk dev­let fel­se­fe­si­nin te­mel ka­rak­te­ri açı­ğa çı­kar: Ki­tap son­lan­ma­dan Ay-Tol­dı ve Od­gur­muş’un öle­rek ki­tap­tan çık­ma­sı; Kün-Toğ­dı ve Ög­dül­miş’in kal­ma­sı; dev­let in ge­çi­ci kut ile bi­rey­sel zühd’e de­ğil, ka­lı­cı (ben­gi) adâ­let ile tür­sel akıl’a da­yan­dı­ğı­nı gös­te­rir.268

Ta­rih bi­lin­ci üç bo­yut­lu bir za­man kav­ra­yı­şı­nın so­nu­cu­dur. Var­lı­ğı­nın gös­te­ri­le­bil­me­si için; şim­di’yi tem­sil ede­nin ken­di­ni geç­miş ve ge­le­ce­ğe bağ­lı his­set­me­si ve geç­mi­şi ge­le­ce­ğe bağ­la­dı­ğı­nın bi­lin­cin­de ol­ma­sı ge­re­kir. Kaş­gar­lı’nın oni­ki hay­van­lı Türk tak­vi­mi­nin kö­ke­ni ile il­gi­li an­lat­tı­ğı hi­kâ­ye ba­zı ipuç­la­rı içe­rir: Türk ha­kan­la­rın­dan bi­ri­si geç­miş­te ol­muş bir sa­va­şı öğ­ren­mek is­ter fa­kat ta­rih ko­nu­sun­da ya­nı­lır­lar. Ha­kan ulu­suy­la mü­şâ­ve­re ya­par ve “biz bu ta­rih ko­nu­sun­da na­sıl ya­nıl­dıy­sak, biz­den son­ra ge­le­cek­ler de ya­nı­la­cak­lar­dır, (ya­nıl­ma­la­rı­nı ön­le­mek için) bir tak­vim ya­pa­lım” der. Ulus da bu­nu onay­lar.269 Şim­di’yi tem­sil eden ha­ka­nın il­gi­si onu geç­mi­şe bağ­lar; ken­din­den son­ra ge­le­cek­le­rin ya­nıl­ma ih­ti­mal­le­ri kar­şı­sın­da duy­du­ğu ta­sa da onu ge­le­ce­ğe bağ­lar. Ay­rı­ca, tak­vim ya­pı­mı, ge­le­ce­ğin ken­di var­lı­ğı ko­nu­sun­da bir şüp­he­ye düş­me­me­le­ri­nin de gü­ven­ce­si ola­cak­tır. Bun­la­rı söy­le­me­nin, an­la­tı­lan­la­rı ol­du­ğun­dan da­ha sem­bo­lik bir hi­kâ­ye ha­li­ne ge­tir­di­ği dü­şü­nü­le­bi­lir­se de, bu­nun bir tür oku­ma ol­du­ğu unu­tul­ma­ma­lı­dır. Hun ka­ğa­nı Ci­ci, dev­le­tin ile­ri ge­len­le­ri­nin Çin’e bağ­lan­ma ko­nu­su­nu gö­rüş­tük­le­ri bir mec­lis­te söy­le­di­ği, ta­ri­hin bel­ki de ilk mil­li­yet­çi nut­kun­da “biz de, ata­la­rı­mız gi­bi, nes­li­mi­zin dev­le­tin ba­şın­da di­ğer ulus­la­rı yö­net­me­si uğ­run­da öle­ce­ğiz” di­yor­du.270 İşin için­de ‘ge­le­cek’ ol­ma­say­dı, bir âdet üze­re olun­du­ğu söy­le­ne­bi­lir­di. Oy­sa öy­le de­ğil­dir. Ci­ci, geç­mi­şi ge­le­ce­ğe bağ­la­dı­ğı­nın bi­lin­cin­de­dir. Ta­rih bi­lin­ci, za­ma­nın üç bo­yu­tu­nun da her an bi­ra­ra­da kav­ran­ma­sı de­mek­tir. Çün­kü, Ta­rih ge­le­ce­ği de kap­sar. Bu ifa­de bu­nun en gü­zel ör­nek­le­rin­den bi­ri­dir. Olan bi­te­ni tam ola­rak an­la­ya­bil­mek için şim­di’nin geç­miş ve ge­le­cek ile kur­du­ğu iliş­ki­le­re ve iliş­ki kur­ma tar­zı­na bak­mak ge­rek.

Er­ken dö­nem Türk dü­şün­ce­si için geç­miş, ata­lar­dır. Ay­rı­ca, dev­le­tin ve ta­ri­hin kö­ken­le­ri­ni tem­sil et­ti­ğin­den bir meş­rû­iyet mer­ci­îdir. Bu yö­nüy­le, ona gi­dil­me­li­dir. Pe­ki, ne­re­ye ka­dar? Dün­ya­da­ki dü­ze­ni ata­lar kur­muş­tur. Ne var ki; do­ğa ata­lar­dan ön­ce ya­ra­tıl­mış­tır (üst­te ma­vi gök alt­ta ya­ğız yer). Geç­miş her za­man baş­vu­ru­nun ye­gâ­ne kay­na­ğı ka­bul edil­mek­le bir­lik­te, ata­la­rın ön­ce­si­ne (do­ğa­ya) dö­nüş ya­sak­tır. Zi­râ, bu­ra­sı in­sa­noğ­lu­nun kur­du­ğu en kap­sam­lı dü­zen­le­yi­ci ya­pı­nın, yâ­ni dev­le­tin ön­ce­si­dir ve bu­ra­da ka­os var­dır. Bu­ra­ya dön­mek, ata­la­rın koy­du­ğu dü­ze­ni boz­mak de­mek­tir. De­de Kor­kut Ki­ta­bı’nda; Ba­sat’ın as­lan ya­ta­ğı­na dön­me­si, do­ğa­ya dö­nü­şü sem­bo­li­ze eder. Her tu­tu­lup ge­ti­ri­li­şin­de ye­ni­den ka­çıp as­lan ya­ta­ğı­na, yâ­ni tö­re­nin ön­ce­si­ne dö­nen Ba­sat, adı (ve atı) ve­ril­dik­ten son­ra­dır ki; top­lu­ma (me­de­ni­ye­te) bağ­la­nır. Artık ata­lar dü­ze­ni­ne ait olan Ba­sat’ın do­ğa­yı tem­sil eden Te­pe­göz’ü öl­dür­me­si, hem do­ğa­ya dö­nüş is­te­ği­nin öl­dü­rül­me­si­ni hem de ku­rul­muş olan dü­ze­nin do­ğa kar­şı­sın­da­ki üs­tün­lü­ğü­nü an­la­tır.271 Bir top­lu­ma ait ol­ma­nın işa­re­ti olan ‘ad’, ko­nu­muz açı­sın­dan ol­duk­ça önem­li olan, baş­ka bir şe­yin da­ha gös­ter­ge­si­dir: Do­ğa­da­ki her tür bo­zul­ma­nın ne­de­ni za­man­dır ve do­ğa­da­ki hiç bir un­sur za­ma­nın et­ki­sin­den ba­ğı­şık de­ğil­dir. Oy­sa (ile­ri­de da­ha kap­sam­lı gö­rü­le­ce­ği gi­bi) in­san adı ile za­ma­nı yen­miş­tir. En kü­çük za­man bi­ri­min­de bi­le de­ğiş­mek­te olan in­sa­nın, adı de­ğiş­me­mek­tir. Ata­la­rın kur­du­ğu dü­zen de do­ğa­dan üs­tün­dür; çün­kü, kav­ram­lar­la ku­rul­muş­tur. De­mek ki, geç­mi­şe dö­nü­şün bir sı­nı­rı var­dır. Bu sı­nır, ku­ru­cu ata­lar ol­du­ğu ka­dar, ta­ri­hin baş­lan­gı­cı­dır da. Do­ğa du­ru­mu­na dö­nüş ya­sak­tır. Çün­kü bu, ta­rih ta­sa­rı­mı­nın dı­şı­na çık­mak de­mek­tir. Do­ğa du­ru­mun­da geç­miş ve ge­le­cek ta­sav­vu­ru da yok­tur; bu ne­den­le an­lam­sız­dır.

İş­ba­ra Ka­ğan 585 yı­lın­da Çin’e yaz­dı­ğı bir mek­tup­ta: “Bi­zim âdet ve ge­le­nek­le­ri­miz çok es­ki çağ­lar­dan be­ri oluş­muş­tur. Bun­dan do­la­yı on­la­rı de­ğiş­tir­me­ye be­nim gü­cüm yet­mez” de­miş­ti.272 Tek oto­ri­te­nin mut­lak ik­ti­da­rı na­sıl olur da olu­şu­mun­da hiç bir dah­li ol­ma­yan bir ya­pı­yı de­ğiş­tir­me­ye yet­mez? Tö­re­nin olu­şu­mun­da Ka­ğa­nın dah­li ol­ma­sa da, ka­ğa­nın olu­şu­mun­da tö­re­nin dah­li var­dır. Bu ne­den­le­dir ki, Ka­ğan ik­ti­da­rı­nı, ger­çek­te, ata­lar­la pay­laş­mak­ta­dır. As­lın­da ‘ata­lar’ in­san­bi­çim­li bir geç­miş an­la­yı­şı­nın adı­dır. Bu, geç­miş ile şim­di’nin ne de­re­ce iç içe ol­du­ğu­nu gös­te­rir. Es­ki Türk top­lu­mu söz ko­nu­su ol­du­ğun­da, ‘geç­miş’ as­la geç­me­miş­tir. Dev­le­tin en üst dü­zey rüt­be­le­rin­den bi­ri­nin adı da­hî ‘ata­man’dır.273 Kül Ti­gin Ki­ta­be­si’nde, ata­lar, “bil­ge ve ce­sur ka­ğan­lar” ola­rak su­nu­lur.274 Böy­le ata­la­rın ey­lem­le­ri ula­şı­la­cak bir he­def ola­rak gö­rül­dü­ğü gi­bi, doğ­ru­luk öl­çü­tü ola­rak da ka­bul edi­lir. İl­te­riş Ka­ğan “tö­re­si bo­zul­muş olan mil­le­ti, ata­la­rı­nın tö­re­sin­ce vu­cu­da ge­tir­miş”tir.275 Fars­ça Oğuz Des­ta­nı’nda da Köl Er­ki Han, tah­tı Tu­man Han’a dev­re­der­ken “şu şart­la tah­tı ve­ri­yo­rum ki, on­lar da ata­la­rı­nın dav­ran­dık­la­rı gi­bi dav­ran­sın­lar”276 de­miş­tir. Ata’nın yap­tı­ğı işi yap­mak ata ile öz­deş­leş­mek an­la­mı­na ge­le­bi­lir. Böy­le­lik­le, ata­nın ola­ğa­nüs­tü­lü­ğü pay­la­şıl­mış ola­ca­ğı gi­bi, şim­di ile geç­miş de ça­kış­mış ola­cak­tır. Oğuz­nâ­me’de, Kün Han’ın oğ­lu tah­ta geç­ti­ğin­de, ilk so­ru­su şu ol­muş­tur: “ata­mız Oğuz bun­ca ül­ke­yi na­sıl al­mış­tır; ne­re­den ne­re­ye ka­dar zap­tet­miş­tir”. Al­dı­ğı ce­vap ise şöy­le­dir:“Gü­ne­şin doğ­du­ğu yer­den bat­tı­ğı ye­re ka­dar bü­tün ül­ke­le­ri se­nin ata­la­rın ele ge­çir­miş­ler­dir. (Sa­na) bir kar­şı gel­me olur­sa onu yok ede­riz ki, ata­la­rı­nın nam ve şa­nı da­ima bâ­ki ka­lır”277. Bu be­kâ, as­lın­da dev­le­tin be­kâ­sı­dır. Ir­kıl Ho­ca’nın ağ­zın­dan söy­le­ti­len “(ata­la­rın yo­lu­nu iz­le­mek) dev­le­tin de­vam­lı­lı­ğı ve mil­le­tin iyi nam ka­zan­ma­sı­nın ge­re­ği­dir”278 söz­le­ri bu­nu te­yîd eder ki; bu söz­le­rin, adı­nın an­la­mı ge­le­cek­ten ha­ber ver­mey­le il­gi­li bi­ri­si­ne söy­le­til­me­si, on­la­rı da­ha an­lam­lı kı­lar. Bil­ge Ka­ğan, ata­la­rı Bu­min ve İs­te­mi’nin Türk mil­le­ti­ni “De­mir-ka­pı’ya ka­dar kon­dur­muş”279 ol­du­ğu­nun al­tı­nı çi­zer. Bu­nu be­lirt­me­si­nin öne­mi ken­di­si­nin de De­mir-ka­pı’ya ka­dar se­fer et­ti­ği­ni söy­le­me­siy­le280 or­ta­ya çı­kar. O dö­nem için De­mir-ka­pı’ya ulaş­mak, yük­sek as­ke­rî ve si­ya­sî kud­re­te eri­şil­me­si­nin bir gös­ter­ge­si ve Türk im­pa­ra­tor­lu­ğu­nun en bü­yük şe­hâ­me­ti­nin bir de­li­li ol­mak­la bir­lik­te; asıl, ata­la­rın Ka­dır­gan sa­ha­sın­dan De­mir-ka­pı’ya ka­dar mil­le­ti yer­leş­tir­dik­le­ri o des­ta­nî de­vir­le­re dö­nü­şü gös­ter­mek­te­dir.281 Öy­le ki, Bil­ge Ka­ğan bu­na eri­şe­bil­mek için, top­lam 13.000 ki­lo­met­re­lik bir se­fe­ri gö­ze al­mış­tır.282 Eğer geç­miş­te em­sâ­li ol­ma­yan bir iş ba­şa­rıl­mış­sa, bu­nu, geç­miş­te ön­gö­rü­len bir ama­cın ta­hak­ku­ku ola­rak de­ğer­len­dir­mek ge­re­kir. Ton­yu­kuk, “Türk mil­le­ti ol­du ola­lı, Türk ha­ka­nı ol­du ola­lı... de­ni­ze (ka­dar) değ­di­ği yok imiş... de­ni­ze ka­dar (or­du­yu) eriş­tir­dim”283 der­ken ken­di­ne pay çı­kar­mak ama­cın­da de­ğil­dir. Ba­şa­rı­sı­nı geç­miş­te baş­la­yan bir işin de­va­mı ola­rak gö­rür ve âde­ta Türk mil­le­ti­nin var ol­du­ğu an­dan baş­la­yan bir sü­re­cin içe­ri­sin­de de­ğer­len­di­ril­me­si ge­rek­ti­ği­ni söy­ler. “Türk mil­le­ti ol­du ola­lı, Türk ha­ka­nı ol­du ola­lı” de­mek, ya­ra­tı­lı­şın he­men son­ra­sı­na işa­ret et­mek­tir. O an­da be­lir­le­nen ama­ca uy­gun ey­lem ora­ya ait­tir. Ton­yu­kuk ken­di­ni ku­ru­cu ata­la­ra bağ­lar. Çün­kü ora­ya ait ol­du­ğu­nun bi­lin­cin­de­dir ve bel­ki de bu bi­lin­ci, ta­rih­te, en iyi ya­şa­yan ki­şi­dir. O ey­le­mi onun­la bir­lik­te ata­lar da ba­şar­mış­lar­dır. Ama­ca uy­gun ey­lem ya­şan­mış ve ya­şa­na­cak tüm za­man­lar­da bir­den olu­yor gi­bi­dir. Unu­tul­ma­ma­lı­dır ki, Ton­yu­kuk ile Bu­min ara­sın­da ne­re­dey­se bir bu­çuk asır ve Çin ege­men­li­ği var­dır. O za­ma­nın şart­la­rın­da bu sü­re, sa­yı­sız dev­le­tin ku­ru­lup yı­kıl­ma­sı­na ye­te­cek ka­dar uzun­dur. Gök­türk ya­zıt­la­rın­da ta­rih, ait ol­duk­la­rı dev­le­tin ku­ru­cu­su İl­te­riş’den de­ğil, Bu­min’den baş­lar.

Gö­rül­dü­ğü gi­bi, Türk ta­sav­vu­run­da geç­miş, şim­di ve ge­le­cek iç içe ya­şan­mak­ta­dır. Âde­ta za­ma­nın bü­tü­nü ya­şa­nı­yor gi­bi­dir. Ya­şan­mak­ta olan­lar de­ğer­len­di­ri­lir­ken (ha­yat an­lam­lan­dı­rı­lır­ken) ata­la­rın koy­duk­la­rı tö­re­ler ve yap­tık­la­rı iş­ler ile ger­çek­leş­ti­ri­le­cek bir amaç ola­rak ne­sil­le­rin önü­ne ko­yu­lan ge­le­cek ta­sa­rı­mı­nın mü­es­sir ol­ma­sı, şim­di­ki za­ma­nı geç­miş  ve (var­sa­yı­lan) ge­le­ce­ğin bir­lik­te be­lir­le­me­si, an­lam­lan­dır­ma­sı de­mek­tir. Tek olan her şey gi­bi, tek ba­şı­na şim­di’nin de bir an­la­mı yok­tur. Hem geç­miş hem de ge­le­cek şim­di’de­ki bi­linç­te bi­ra­ra­da bu­lu­nur ve şim­di’yi be­lir­ler­ken; şim­di de geç­miş ve ge­le­ce­ği her an ye­ni­den be­lir­ler. Bu be­lir­len­miş­li­ği, bir ‘mil­let bi­lin­ci’ var-sa­ya­rak ona at­fet­mek Ta­rih kav­ra­yı­şı­nın özü­nü oluş­tu­rur. Bu­nun ora­dan fert­le­re in­ti­kal et­ti­ri­le­bil­me­siy­le ki­şi ken­di­ni bir ta­rih ta­sa­rı­mı­na ait his­se­der. Bu­nu, var­sa­yı­lan mil­let bi­lin­ci­ne ka­tıl­mak­la ger­çek­leş­ti­rir. Var-sa­yı­lan­dır, çün­kü; ger­çek­te ey­le­yen bi­linç Ta­ri­hin bi­lin­ci­dir, an­cak bu­na ara­cı­sız ka­tıl­ma şan­sı yok­tur.

Ta­rih ge­le­ce­ği de kap­sar. Geç­mi­şi açık­la­yan ve ge­le­ce­ği ku­ran as­lında Ta­rih’tir (dı­şa­rı­dan ba­kan­lar­ca bu sa­de­ce ‘ta­rih ta­sarı­mı’dır). Kül Ti­gin ya­zı­tın­da; ya­zıtın gö­rü­lüp üze­rin­de ya­zı­lan­la­rın bi­lin­me­si is­te­nir.284 Bu ifa­de okun­du­ğu an­da ya­zıt­lar za­ten gö­rü­lü­yor de­mek­tir. O hal­de an­la­tıl­mak is­te­nen, on­la­rın ora­da ol­du­ğu­nu bi­le­rek, ge­le­cek­te or­ta­ya çı­ka­bi­le­cek her tür­lü ‘bi­linç’ kay­bı­nı gi­der­mek­te kul­la­nı­la­bi­le­cek­le­ri­dir. Her an ha­tır­la­nır­lar­sa za­ten böy­le bir du­rum­la kar­şı­la­şıl­ma­ya­cak­tır. Bu­ra­da ya­zı­lan­lar unu­tul­maz­sa an­cak bir ge­le­cek ola­bi­le­cek­tir. Çün­kü yü­zı­lan­lar ge­le­cek ne­sil­le­rin ya­nıl­ma­sı­nın önü­ne ge­çe­bil­mek için­dir. Ya­nıl­ma­nın so­nu­cu­nun ne ol­du­ğu­nu en iyi Ton­yu­kuk bi­lir: “Tan­rı böy­le de­miş: (sa­na) han ver­dim. Ha­nı­nı ko­yup hü­küm al­tı­na gir­din. Hü­küm al­tı­na gir­di­ğin için Tan­rı ölüm ver­miş. Tük mil­le­ti öl­dü, mah­vol­du, yok ol­du”.285 Bil­ge Ka­ğan çok de­ğer­li bir tec­rü­be­ye sa­hip­tir: “mil­le­tin adı sa­nı yok ol­ma­sın di­ye Türk mil­le­ti için ge­ce uyu­ma­dım, gün­düz otur­ma­dım ça­lış­tım... Ha­kan ol­du­ğum­da et­raf­ta­ki yer­le­re var­mış olan ka­vim ölü ve bi­tik bir halde ya­yan ve çıp­lak ola­rak ge­ri gel­di. Kav­mi yük­sel­te­yim di­ye... se­fer et­tim, mu­ha­re­be et­tim... Tan­rı bu­yur­du­ğu... için... öle­cek olan mil­le­ti di­ril­tip doğ­rult­tum, çıp­lak kav­mi el­bi­se­li, fa­kir kav­mi zen­gin kıl­dım, az kav­mi çok kıl­dım”.286 Bil­ge’nin ama­cı, mil­le­tin tek­rar ya­nıl­ma­sı­nın önü­ne ge­çe­bil­mek ve dev­le­tin son­su­za ka­dar ya­şa­ma­sı­nı sağ­la­mak için bu tec­rü­be­yi ge­le­cek ne­sil­le­re ak­tar­mak­tır. Çün­kü, dev­le­tin ba­şın­da­dır ve dev­le­tin me­kan­da­ki sı­nır­la­rın­dan so­rum­lu ol­du­ğu ka­dar za­man­da­ki sı­nır­la­rın­dan da so­rum­lu­dur. Ama­cı­nı ken­di söz­le­riy­le şöy­le an­la­tır: “Ey Türk bey­le­ri, mil­le­ti işi­tin! Türk mil­le­ti­nin di­ri­lip na­sıl dev­let sa­hi­bi ola­ca­ğı­nı bu­ra­ya yaz­dım; ya­nı­lıp na­sıl öle­ce­ği­ni de bu­ra­ya yaz­dım. Ne sö­züm var­sa ben­gi­ta­şa yaz­dım. Onu gö­re­rek bi­lin! Şim­di Türk Mil­le­ti (söz­le­ri­mi unut­ma­yıp on­la­ra uy­du­ğu­nuz sü­re­ce) siz mi ya­nı­la­cak­sı­nız”.287 Bil­ge, bu bi­lin­ci ta­şı­ma­nın ge­le­ce­ğin gü­ven­ce­si ol­du­ğu­nun far­kın­da­dır, onu yi­tir­mek ise, dış teh­dit­ten da­ha ölüm­cül­dür. Mil­le­ti düş­tüğ yer­den kal­dı­ran bu bi­linç­tir. Ba­ba­sı­nın ve Ton­yu­kuk’un bu bi­linç­le, he­nüz el­li yıl ön­ce, Çin esa­re­tin­den bir dev­let ya­rat­tık­la­rı­nı bil­mek­te­dir. Ona gü­ve­ne­rek “üst­te gök bas­ma­sa, alt­ta yer de­lin­me­se Türk mil­le­ti ili­ni, tö­re­ni kim bo­za­bi­lir. Ey Türk kav­mi ken­di­ne dön”288 de­mek­te­dir ki, bu söz­le­rin yo­ru­ma ih­ti­ya­cı yok­tur. Ya­zıt­lar, gök ba­sıp yer çö­kün­ce­ye dek Türk dev­let ve ta­ri­hi­nin ışı­ğı­ ola­cak bu söz­le­ri ta­şı­ya­cak­la­rı için ‘ben­gi’dir­ler.

Bu an­la­yı­şın sa­de­ce Gök­türk­ler’e has ol­du­ğu­nu dü­şün­me­mek ge­rek. İz­le­ri­ni Türk ta­ri­hi­nin her saf­ha­sın­da gör­mek müm­kün­dür, ta­biî ‘ya­nıl­ma­nın’ da. Gök­türk­ler bu an­la­yı­şın şâ­hi­ka­sı­nı tem­sil et­mek­le te­mâ­yüz et­miş­ler­dir. Bul­gar Han Omur­tag için di­ki­len ya­zıt­ta da, in­san­la­rın mut­la­ka öle­ce­ği fa­kat ne­sil­le­ri­nin de­vam ede­ce­ği, on­la­rın da ken­di­le­ri­ne bı­ra­kı­lan ya­zıt­la­ra ba­ka­rak, geç­miş­te ata­la­rı­nın ne­ler yap­tı­ğı­nı bi­le­cek­le­ri ya­zı­lı­dır.289

Ne­ed­ham, “Çin­li­ler, bü­tün es­ki halk­la­rın en faz­la ta­rih bi­lin­ci­ne sa­hip olan­la­rı­dır” de­mek­te­dir.290 Çin­li­ler­de bir ‘yaz­ma bi­lin­ci’nin ol­du­ğu şüp­he­siz­dir. Bu bi­linç on­la­ra mun­ta­zam gün­lük tut­tur­muş­tur. Bun­lar, bu­gün ‘ta­rih’ ola­rak ad­lan­dı­rı­lı­yor. El­bet­te, hem ken­di ha­ne­dan­la­rı­nın hem de kom­şu­la­rı olan Türk­le­rin ya­pıp et­tik­le­rin ka­yıt al­tı­na al­mış­lar­dır. Ne var ki, ‘Ta­rih bi­lin­ci’ne ko­nu olan Ta­rih ha­ne­dan gün­lük­le­rin­de yer alan­lar­dan da­ha fark­lı bir şey­dir.

Bu bö­lü­mü son­lan­dır­ma­dan ön­ce, ya­pı­lan ça­lış­ma­nın bi­zi sü­rük­le­di­ği da­ha hür bir yo­ru­mu da pay­laş­mak ni­ye­tin­de­yiz. Oğuz Han’ın dev­le­ti tes­lim et­ti­ği oğul­la­rın­dan üçü­nün adı, Gün, Ay ve Yıl­dız idi. Di­ğer üçü ise, Gök, Dağ ve De­niz. Z. V. To­gan, ‘Gök’ adı­na düş­tü­ğü dip not­ta; her üç nüs­hâ­da da is­min ‘Köl (Göl)’ ola­rak ya­zıl­dı­ğı­nı fa­kat mâ­nâ­sı­nın ‘âs­mân’ ola­rak ve­ril­di­ği­ni be­lir­tir. Ma­amâ­fih, ‘Köl’ adı­nın da ‘Kök’ ka­dar yay­gın ol­du­ğu­nu ve üç oğ­lun adı­nın gök­yü­zü ile il­gi­li ol­du­ğu gi­bi, di­ğer üç oğ­lun adı­nın da yer­yü­zü ile il­gi­li ola­bi­le­ce­ği­ni be­lir­tir.291 Bi­zim ka­na­ati­miz de, Gök’ün Göl ol­ma­sı ge­rek­ti­ği yö­nün­de­dir. Thom­sen, Or­kun ya­zıt­la­rın­da ilk ola­rak ka­gan, teng­ri ve Köl Ti­gin ke­li­me­le­ri­ni oku­muş; âbi­de­nin Çin­ce kıs­mında, Köl Ti­gin adı­nın Kök Ti­gin (K’iu­eh-ti(k)-kin) ola­rak geç­ti­ği­ni gör­müş­tür.292 Kök ve Köl’ün bi­ri­bi­ri­le­ri­ne ka­rış­tı­rıl­ma­sı muh­te­mel­dir. Za­ten, Uy­gur­ca Oğuz Ka­ğan Des­ta­nı’na gö­re; ilk üç ço­cu­ğu­nun ana­sı bir ışık için­de gök­ten in­miş­tir. Oğuz, ikin­ci üç ço­cu­ğu­nun ana­sı­na ise, ‘Göl’ün or­ta­sın­da bu­lu­nan bir ağa­cın ko­vu­ğun­da (ya­ni yer­de) rast­la­mış­tır. Gök-ana’dan olan ço­cuk­la­rın ad­la­rı za­man bi­rim­le­ri­dir ve üç bir­lik­te za­ma­nı sem­bo­li­ze eder­ler. Bu du­rum­da, Yer-ana’dan olan Göl, Dağ ve De­niz de me­kâ­nı sem­bo­li­ze eder. Ay­rı­ca, me­kan za­ma­nın et­ki­sin­den ba­ğı­şık ol­ma­dı­ğı gi­bi; me­ka­nı tem­sil eden Üç-ok­lar da, za­ma­nı tem­sil eden Boz-Ok­la­ra tâ­bî­dir: Oğuz, ken­din­den son­ra ka­ğan­lı­ğı Gün Han’a bı­rak­mış­tır. Bu sem­bo­lik an­la­tım, dev­le­tin za­man­da­ki sı­nı­rı­nın, me­kan­da­ki­ne nis­bet­le ön­ce­li­ği­ni de be­lir­tir. Bir kül­tür­de dev­let, za­man ve ta­rih an­ca bu ka­dar iç-içe gi­re­bi­lir. Oğuz adı­nın kö­kü ol­du­ğu sa­vu­nu­lan ‘ok’a da, pe­kâ­lâ, za­man an­la­mı ve­ri­le­bi­lir. Kal­dı ki, bu­na ih­ti­yaç da yok­tur. To­gan, ba­zı nüs­ha­lar­da ‘Oğuz’ adı­nın ‘Ogur’ ola­rak ya­zıl­mış ol­du­ğu­nu be­lir­tir ve Uluğ Bey’in kü­tüp­hâ­ne­sin­den çı­kan P ve S nüs­ha­la­rın­da çok­luk­la böy­le ya­zıl­ma­sı­nın bir ih­mâl ol­ma­dı­ğı­nı dü­şü­nür. Ay­rı­ca, Türk­çe’de­ki r/z ses de­ğiş­me­sin ha­tır­la­tır ve Ono­gur ile To­gu­ro­gur­lar’ı ör­nek gös­te­rir.293 ‘Uy­gur’ adı da ‘ogur’dan gel­miş ola­bi­lir. Di­van’da, “za­man” an­la­mı­na gel­di­ği söy­le­nen ‘ogur’un ses­te­şi olan bir baş­ka ‘ogur’un kar­şı­lı­ğı ise ‘dev­let’tir.294 Bu du­rum­da ‘Oğuz’ adı­nın an­la­mı­nın “za­ma­nın efen­di­le­ri” ve­ya “za­man­lar bo­yu sü­re­cek olan­lar (ben­gi)” ya da za­man­la il­gi­li baş­ka bir şey ola­bi­le­ce­ği­ni dü­şün­mek çok da ay­kı­rı ol­ma­sa ge­rek. Bel­ki de, ‘türk’ün “za­man” an­la­mı­na gel­di­ği­ni söy­le­di­ğin­de, Kaş­gar­lı’nın ya­nıl­dı­ğı­nı dü­şün­mek­le ha­ta yap­mı­şız­dır; bel­ki de ör­nek­le­ri yan­lış seç­miş­tir, kim­bi­lir. Di­lin de Ta­ri­hin de çok şey­ler an­lat­mak is­te­di­ği ke­sin­dir.

 

Ölüm­den Ebe­dî­li­ğe Gi­den Yol

Ken­di­si­ne, sı­nır­sız bir za­man­dan sa­de­ce kü­çük bir par­ça ve­ril­di­ği­ni id­râk eden in­san­da, ye­is­le bir­lik­te ilk uya­nan duy­gu­lar­dan bi­ri de, her şe­ye rağ­men, onu aş­ma ar­zu­su­dur. Çün­kü in­san, en ol­ma­ya­cak şe­yi da­hî ümid ede­bi­len can­lı­dır. Ebe­dî­lik ta­sav­vu­ru, ölüm­lü ol­ma far­kın­da­lı­ğı­nın ya­rat­tı­ğı trav­ma­yı en az za­rar­la at­lat­ma­nın tek yo­lu gi­bi­dir. De­li Dum­rul’u Ad­me­tos ile kar­şı­laş­tı­ran Ke­mal Ab­dul­lah, ay­nı te­ma­nın Yu­nan va­ryan­tın­da ölüm kar­şı­sın­da güç (he­rak­les) gâ­lip ge­lir­ken, Oğuz var­yan­tın­da ölü­mü ye­ne­nin ‘gö­nül’ ol­du­ğu­nu söy­ler.295 Oy­sa, ölü­mü yen­mek müm­kün de­ğil­dir, an­cak is­te­ni­lir de de­ğil­dir. Çün­kü, ölüm son­suz­lu­ğa açı­lan bir ka­pı ola­rak var­dır. Ölüm­süz­lük ile var­lı­ğı son­su­za dek sür­dür­mek ay­rı şey­ler­dir. Ha­ya­tın ölüm­le sı­nır­lı ol­ma­dı­ğı­na, ebe­dî ol­du­ğu­na ina­nıl­mış­tır.296 Za­ma­nın dı­şı­na çık­mak is­ten­mez; ora­sı, sa­de­ce Tan­rı’ya öz­gü bir alan ola­rak ka­bul edil­miş­tir. Hun­lar­dan be­ri, hiç bir Türk bo­yun­da ölen hü­küm­dâ­rı ve­ya kah­ra­ma­nı tan­rı­laş­tır­ma ke­sin­lik­le gö­rül­me­miş, sa­de­ce ölen ki­şi­nin ru­hu­na (ve adı­na) say­gı söz ko­nu­su ol­muş­tur.297 İnan’ın ak­tar­dı­ğı, II. yüz­yıl fi­lo­zof­la­rın­dan Lu­ki­anos’un bir di­ya­lo­ğun­da, İs­kit­ler’in yoğ tö­re­niy­le il­gi­li şöy­le bir ko­nuş­ma geç­mek­te­dir:

“Mni­sip­pos —Siz İs­kit­ler Orest ile Pi­lad’in ölü­le­ri­ne kur­ban su­nu­yor ve on­la­rı tan­rı sa­nı­yor­su­nuz.

Tok­sa­ris —Kur­ban su­nu­yo­ruz. Fa­kat on­la­rı Tan­rı de­ğil, an­cak iyi in­san­lar sa­ya­rız.

.....

Tok­sa­ris —Biz, iyi adam­la­rı ha­tır­la­ma­nın ya­şa­yan­lar için fay­da­lı ol­du­ğu­nu tah­min edi­yo­ruz. Bun­dan do­la­yı­dır ki ölü­le­ri sa­ya­rız. Biz şöy­le dü­şü­nü­yo­ruz: Ölü­le­ri anar­sak bir çok­la­rı­mız on­lar gi­bi ol­ma­ya ça­lı­şa­cak­lar­dır.”298

Türk­ler an­cak top­lum için­de ‘Ki­şi’ olu­na­bi­le­ce­ği­ne inan­mış­lar; top­lum­dan ay­rı bir kur­tu­lu­şu da dü­şün­me­miş­ler­dir. Bu­diz­mi be­nim­se­yen Türk­le­rin, Hi­na­ya­na’yı de­ğil de Ma­ha­ya­na’yı seç­me­le­ri de bu yüz­den­dir. İyi bir ki­şi­nin adı da, bu amaç için kul­la­nı­lan her tür araç­tan bi­ri­dir. Ki­şi de, öl­dük­ten son­ra böy­le anıl­mak­la, ye­ni­den ha­yat bul­mak is­ter.

İn­sa­na ve­ri­len za­man -ömür- sı­nır­lı ol­ma­say­dı; et­ki­le­rin­den ay­rı ve sı­nır­sız bir za­man kav­ra­mı­na sa­hip olu­na­ma­ya­cak ve üze­rin­de dü­şü­nü­le­me­ye­cek­ti. İn­sa­na ‘za­man’ üze­ri­ne dü­şün­me­yi tel­kin eden en önem­li et­ken ölüm­dür. Öğ­re­til­miş ya da iç­gü­dü­sel, na­sıl ad­lan­dı­rıl­mış olur­sa ol­sun, ki­şi­nin ken­di bi­lin­cin­de olan dı­şın­da ve öte­sin­de, son­suz ve­ya ona ya­kın bir za­man ol­du­ğu­nu var-say­ma­sı sa­de­ce bir inanç­tır. Öle­ce­ği­ni dü­şü­nen ki­şi­nin, tü­rü için bu dün­ya­da ve ken­di için öte dün­ya­da böy­le­si bir za­ma­nı var-say­ma­sı için yap­tı­ğı tek şey sa­de­ce ‘öte­ki’nin ölü­mü­nü gör­müş ol­mak­tır. Oy­sa, ki­şi­nin ken­di ya­şa­dı­ğın­dan baş­ka ‘za­man’ olup ol­ma­dı­ğı­nı bil­me şan­sı -il­ke­ce- yok­tur.

Ölü­mün; Tan­rı’ya kar­şı gel­mek, kö­tü ruh­la­rın ve bü­yü­cü­le­rin et­ki­si, ‘kut’un ya da ‘tın’ın yi­ti­ril­me­si gi­bi de­ği­şik ne­den­le­ri­nin ol­du­ğu dü­şü­nül­se de299; ger­çek ne­den in­sa­na ta­nın­mış olan sü­re­nin bit­me­si­dir. Alp Er Ton­ga Sa­ğu­su’nda, za­man hız­la geç­ti­ği için in­sa­nın gü­cü­nü kay­be­dip öl­dü­ğü, söy­le­nir.300 Ku­tad­gu Bi­lig’de de “ödi kel­me­gin­çe er öl­mez” de­nir.301 Sa­vaş­çı bir top­lum her an ölüm­le içi­çe ya­şar. Ka­fa­sı ko­pan ve­ya böğ­rü de­li­nen ‘öte­ki’nin ölü­ver­di­ği­ne çok ke­re ta­nık­lık et­mek­le bir­lik­te, bu­nun an­cak bir ve­sî­le ol­du­ğu dü­şü­nü­lür. Jor­da­nes, At­ti­lâ’nın şöy­le de­di­ği­ni bil­di­rir: “Öm­rü ola­na hiç bir ok sap­lan­maz, oy­sa vak­ti ge­le­nin gün­le­ri ba­rış­ta bi­le sa­yı­lı­dır”.302 Böy­le bir an­la­yı­şın, sa­va­şan güç­le­rin za­afa düş­me­si­ni en­gel­le­mek ama­cıy­la des­tek­len­miş ola­bi­le­ce­ği de göz önün­de bu­lun­du­rul­ma­lı­dır. “Öd Teng­ri ya­sar” cüm­le­sin­deki fi­ilin -Dur­sun Yıl­dı­rım’ın de­di­ği gi­bi- ‘yas-’ (çöz­mek, boz­mak) ol­du­ğu ka­bul edi­le­bi­lir. Bu du­rum­da, Tan­rı’nın in­sa­na ver­di­ği za­ma­nı sö­ke­rek on­dan ge­ri al­dı­ğı ve böy­le­ce ha­ya­tın so­na er­di­ği dü­şü­nü­le­bi­lir. Ni­te­kim Kaş­gar­lı da ‘yas­dı’ sö­zü­nü açık­lar­ken, “bu ke­li­me­nin as­lı ‘er ya­sın yas­dı’ sö­zün­den alın­mış­tır, ‘adam ya­yı­nın ki­ri­şi­ni yas­dı, çı­kar­dı’ de­mek­tir” de­mek­te­dir.303 Na­sıl ki, ki­ri­şi alı­nan bir yay ‘yay­lık­lı­ğı’nı de­vam et­ti­re­mez­se; za­ma­nı alı­nan bir can­lı da di­ri­li­ği­ni de­vam et­ti­re­mez; ödü ko­pan ölür. Ölüm, ku­ru­lu dü­ze­nin bir par­ça­sı ola­rak gö­rül­müş ve öy­le­ce di­le ge­ti­ril­miş­tir. De­de Kor­kut ki­ta­bın­da, ne­re­dey­se her bo­yun so­nun­da, Kor­kut Ata’ya söy­let­ti­ri­len “ge­lim­li gi­dim­li dün­ya, son ucu ölüm­lü dün­ya”304 söz­le­ri bu an­la­yı­şın bir ifa­de­si­dir. Ölüm dün­ya­nın bir ni­te­li­ği ola­rak de­ğer­len­di­ril­miş; so­nuç­ta, dün­ya­nın in­san için bi­tim­li bir sü­reç ol­du­ğu vur­gu­lan­mış­tır. Es­ki Uy­gur­ca ‘alk-’ “azal­mak, bit­mek, tü­ken­mek” de­mek­tir. Ölüm anı­nı an­lat­mak için “al­kın­çu öd”305 de­nir ki; ki­şi­ye ve­ril­miş olan za­ma­nın ar­tık bit­ti­ği­ni an­la­tır. “İn­san­la­rın hep­si za­ma­na re­hin­dir vak­ti ge­lin­ce bir adım bi­le ata­maz(lar)”.306 Kur­tul­mak için hiç bir çâ­re­nin ol­ma­dı­ğı307 ölü­mün Tan­rı’nın irâ­de­si ile ger­çek­leş­ti­ği­ne ina­nı­lır. Bu inanç ya­ban­cı bir di­nin et­ki­si ile oluş­muş de­ğil­dir. Or­kun ve Ye­ni­sey böl­ge­sin­de­ki pek çok me­zar ta­şın­da açık­ça ifa­de edi­lir: “biz­ni erk­liğ adı­rtı (bi­zi kud­ret ayır­dı)308; “üze ten­ri yar­lı­ka­dı (üst­te­ki Tan­rı bu­yur­du)309; “üze ten­ri erk­liğ (üst­te­ki Tan­rı’nın kud­re­ti).310 Ton­yu­kuk ki­ta­be­sin­de de “Tan­rı ölüm ver­miş” de­nir.311 Mer­ve­zî de Türk­ler’den bah­se­der­ken; ölü­le­rin ar­ka­sın­dan ağ­la­ma­dık­la­rı­nı, “Al­lah’ın tak­di­ri­ne râ­zı­yız” de­dik­le­ri­ni bil­di­rir.312 De­de Kor­kut Ki­ta­bı’nda, ca­nı ve­ri­nin de ala­nın da Tan­rı ol­du­ğu söy­le­nir.313 Sü­re­nin dol­ma­sı­nın ve ölü­mün ger­çek­leş­me­si­nin ta­ma­men Tan­rı ira­de­siy­le ol­ma­sı, Tan­rı’nın ölüm son­ra­sı­nın gü­ven­ce­si ol­ma­sıy­la il­gi­li­dir. Türk des­tan­la­rın­da ‘ölüm­süz­lük’ mo­ti­fi­ne rast­lan­maz. Ölüm her­kes için bir zo­run­lu­luk­tur. Ma­nas ör­ne­ğin­de ol­du­ğu gi­bi, ‘ölüp di­ril­me’ mo­ti­fi­ne pek çok yer­de rast­lan­sa da, bu di­ril­me ya­rım ka­lan bir gö­re­vi ta­mam­la­mak için­dir ve ge­çi­ci­dir.314 Ölüm­süz­lük pe­şi­ne dü­şül­me­me­si­nin ne­de­ni ölü­mün bir son ola­rak gö­rül­me­yi­şi­dir. Ölüm, bu dün­ya için ken­di­ne ve­ri­len za­ma­nı bi­ten ki­şi­yi ko­nuk­la­ya­rak baş­ka bir âle­me ile­ten ara­cı gi­bi­dir. Di­van’da yer alan “ölüm onu ko­nuk­la­dı”315 ifa­de­si ölü­mün bir baş­ka âle­me ge­çiş yo­lu üze­rin­de­ki bir ara du­rak gi­bi al­gı­lan­dı­ğı­nı an­la­tır. De­de Kor­kut Ki­ta­bı’nda ge­çen “ölen adam di­ril­mez; çı­kan can ge­ri gel­mez”316 ya da Di­van’da yer alan “ki­şi ebe­dî ya­şa­maz, me­za­ra gi­ren ge­ri dön­mez”317 gi­bi ifa­de­ler ve çok yer­de rast­la­na­bi­le­cek ben­zer­le­ri; öte dün­ya­ya ge­çit ve­ren ölüm ka­pı­sı­nın ge­ri dö­nüş­ler için sı­kı sı­kı­ya ka­pa­lı ol­du­ğu­nu an­lat­mak ama­cın­da­dır. Ölüm, ye­ni bir ha­ya­ta doğ­mak gi­bi gö­rül­müş­tür. Her göm­me ey­le­mi, öte­ki ha­ya­ta doğ­ma­dan ön­ce, yer­yü­zü­nün bağ­rı­na bir ge­ri dö­nü­şü sem­bo­li­ze eder.318 Ölü­le­ri ana rah­mi­ni tem­sil eden ma­ğa­ra­la­ra ve­ya gö­rü­nü­şü hâ­mi­le bir ka­dı­nın kar­nı­na ben­ze­yen me­zar­la­ra, hat­ta ki­mi za­man ce­nin po­zis­yo­nun­da, göm­me­le­ri bu­nun gös­ter­ge­le­ri ola­rak de­ğer­len­di­ri­le­bi­lir. Hun dö­ne­min­den iti­bâ­ren Türk me­zar­la­rı­nın için­de bu­lu­nan eş­ya­lar ve dı­şın­da­ki bal­bal­lar ölüm­den son­ra­ki ha­yat inan­cı­nın es­ki­li­ği­ne iliş­kin so­mut gös­ter­ge­ler­dir.319 Ölüm­den son­ra­ki ha­ya­tın da bu dün­ya­da­ki­ne ben­ze­ye­ce­ği­ni san­dık­la­rı söy­le­ne­bi­lir. Genç yaş­ta ve sa­vaş­ta ölü­mü ter­cih et­me­le­ri320; bel­ki de, ölüm­den son­ra­ki ha­ya­ta da öl­dük­le­ri yaş­ta ve ko­num­da baş­la­ya­cak­la­rı­nı dü­şün­me­le­rin­den­dir. Türk me­zar­la­rın­da ya­pı­lan ar­ke­olo­jik araş­tır­ma­lar­dan, ölü ile bir­lik­te gö­mül­müş kı­lıç, ok, yay ve mız­rak­la­ra rast­lan­mış­tır.321 Bun­lar sa­vaş­çı­nın anı­sı­na say­gı­dan ve­ya me­za­rın bir sa­vaş­çı­ya ait ol­du­ğu­nu bil­dir­mek için ko­yul­muş ola­bi­le­ce­ği gi­bi, öte dün­ya­da­ki ha­ya­tın­da kul­lan­ma­sı için de bı­ra­kıl­mış ola­bi­lir ki; ço­ğu uzman yo­rum­ları bu yön­de­dir. Ne var ki, ye­ni bir ha­ya­ta si­lah­la­rıy­la do­ğa­cak olan­la­rın ora­da da sa­va­şıp sa­vaş­ma­ya­cak­la­rı­nı; sa­va­şır­lar­sa ölüp öl­me­ye­cek­le­ri­ni; ölür­ler­se, ye­ni bir ha­ya­ta da­ha do­ğup doğ­ma­ya­cak­la­rı­nı bil­mi­yo­ruz. Ora­sı için ne tür bir­ za­man ta­sav­vu­ru­na sa­hip ol­duk­la­rı­nı, doğ­ru­su olup ol­ma­dık­la­rı­nı, bil­me­di­ği­miz gi­bi. Ölüm ha­lin­de ru­hun be­de­ni ter­ket­ti­ği­ne ina­nıl­dı­ğın­dan; ce­set üze­rin­de, göm­me, yak­ma, vah­şi hay­van­la­ra ter­ket­me gi­bi her tür ta­sar­ruf­ta bu­lu­nu­la­bil­miş­tir. Ölü­mün an­la­tıl­dı­ğı es­ki bir şi­ir­de, can­lı­lı­ğın kay­be­dil­me­siy­le bir­lik­te ge­ri­ye ka­la­nın, sa­de­ce, çü­rü­yüp dört bir ya­na sa­çı­lan ke­mik ve et ol­du­ğu söy­le­nir.322 Or­kun-Ye­ni­sey böl­ge­sin­de­ki me­zar taş­la­rı ve ölü­nün adı­na di­ki­len ki­ta­be­ler­de yer alan ifa­de­le­rin bi­rin­ci te­kil şa­hıs ağ­zın­dan ya­zı­ya ge­çi­ril­miş ol­ma­sı son de­re­ce dik­kat çe­ki­ci bir yol­dur ve ki­şi­lik sa­hi­bi olan bir ru­hun ya­şa­mak­ta ol­du­ğu­na ina­nıl­dı­ğı­nın ka­nıt­la­rın­dan bi­ri­dir. Ni­te­kim Thom­sen, Kül Ti­gin ki­tâ­be­si­ni ya­zı­ya ge­çi­ren Yol­luğ Ti­gin’in ken­di ağ­zın­dan söy­le­di­ği son cüm­le­nin, (şim­di) siz öl­dü­nüz; gök­te di­ri gi­bi[si­niz]” şek­lin­de oku­na­bi­le­ce­ği ka­na­atin­de­dir.323 Tu­na, Vol­ga-Don ve Ku­zey Kaf­kas­ya böl­ge­le­rin­de rast­la­nan Es­ki Türk Ru­nik ya­zı­sı­nın kul­la­nıl­dı­ğı Bul­gar me­zar taş­la­rın­da yer alan “Tan­rı önün­de ol!” hi­tâ­bı324 da ru­ha yö­ne­lik­tir. Es­ki Türk­ler ru­hu an­lat­mak için ‘tın’ ke­li­me­si­ni kul­lan­mış­lar­dır. Do­ğu Türk­le­ri bu ke­li­me­yi kul­lan­ma­ya de­vam eder­ken, Ba­tı Türk­çe­si’nde sa­de­ce ‘din­len­mek’ ke­li­me­si­nin için­de kal­mış­tır.325

Er­ken dö­nem Türk dü­şün­ce­si­ne ölüm ve ruh ta­sav­vur­la­rı­nı an­la­ya­bil­me­nin en sağ­lık­lı yol­la­rın­dan bi­ri, ölü­mü an­lat­mak için kul­lan­dık­la­rı söz­le­re bak­mak­tır. Os­man Ne­dim Tu­na, ko­nu­ya ay­rıl­mış bir ma­kâ­le­sin­de,326 Gök­türk ya­zıt­la­rın­da kul­la­nı­lan ölü­mü an­la­tır fi­il­ler ola­rak şun­la­rı tes­bit et­miş­tir: öl-, yok bol-, adır-, az-, uç-, ve ker­gek bol-. Sık­ça kul­la­nı­lan bu fi­il­le­rin ya­nın­da; sey­rek ola­rak kul­la­nı­lan al­kın-, yoş er-, tüş-, kaç- ve kal- da tes­bit edil­miş­tir. Bun­la­rın dı­şın­da, es­ki Türk­ler bi­ri­si­nin ölü­mü­nü an­lat­mak is­te­dik­le­rin­de; ‘geç­ti’, ‘göç­tü’, ‘git­ti’, ‘ağ­dı’ ve ‘sun­kar bol­dı’ gi­bi söz­le­ri de kul­lan­mış­lar­dır. Ölü­mü an­lat­mak için kul­la­nı­lan bun­ca ke­li­me­nin çok­lu­ğu dik­kat çe­ki­ci­dir. Böy­le­si bir ifa­de zen­gin­li­ği ya­ra­tan ke­li­me­ler­den hiç bi­ri “var­lı­ğın ta­ma­men son bul­ma­sı” an­la­mı­na gel­me­di­ği gi­bi, ço­ğun­luk­la bir de­ği­şik­li­ğe işa­ret et­mek­te­dir­ler. Bun­lar­dan, çok da açık ol­ma­yan, bir ka­çı üze­rin­de dur­mak­ta fay­da var­dır. Ro­ux’ya gö­re; ‘öl­mek’ an­la­mı­nı be­lirt­mek için di­ğer­le­rin­den da­ha sık kul­la­nıl­mış olan327 ‘uç-’, Soğd­ca’da­ki ‘uç­mak’ (cen­net) adı ile ses­teş ol­du­ğun­dan; Türk top­lum bi­lin­ci bun­la­rı bir­bi­ri­ne ka­rış­tır­mış ve so­nuç­ta “cen­ne­te git­mek” gi­bi bir an­lam çık­mış­tır.328 Oy­sa söz ko­nu­su fi­ilin Soğd­ca’da­ki ad ile bir il­gi­si yok­tur. Di­van ‘uç’ için “bir şe­yin ucu, so­nu; sı­nır; bir nes­ne­nin tü­ken­me­si” kar­şı­lık­la­rı­nı ve­rir.329 ‘Uç-’ ya De­de Kor­kut’un “son ucu ölüm­lü dün­ya” de­me­sin­de ol­du­ğu gi­bi, ki­şi­ye ta­nı­nan sü­re­nin so­nu­na ge­lin­di­ği­ni ve öm­rün bit­ti­ği­ni an­la­tır ya da doğ­ru­dan bir uçu­şa işa­ret eder. ‘Yok bol-’ çok açık gö­rün­mek­le be­ra­ber; Ro­ux, ‘yok’ ile ‘yok­ka­ru’ (yu­ka­rı)da­ki yok(yük­sek­lik) ara­sın­da bir il­gi ku­ru­la­bi­le­ce­ği­ni ve bu­ra­da da bir uçu­sun söz ko­nu­su ol­muş ola­bi­le­ce­ği­ni an­cak bu­na gü­ven­me­ye ce­sa­ret ede­me­di­ği­ni söy­ler.330 Oy­sa edi­le­bil­me­li­dir. ‘Ker­gek bol-’da­ki ‘ker­gek’, “ge­rek, lü­zûm” ve­ya “ek­sik” ola­rak çe­vi­ril­miş­tir. Bu du­rum­da ya ölüm va­rol­ma­nın do­ğal ge­re­ği ola­rak al­gı­lan­mış­tır, den­me­li ve “özin­çe ker­gek bol­dı” ifa­de­si “özün­de be­lir­len­di­ği gi­bi (ölüm­lü) ol­du” di­ye çev­ril­me­li­dir ya da ki­şi­nin ölü­müy­le bir­lik­te, onun dün­ya­dan ek­sil­di­ği ve­ya on­dan bir şey (ruh) ek­sil­di­ği dü­şü­nül­me­li­dir. O. N. Tu­na, ‘ker­gek’in ker­kez, ker­ke­nez gi­bi bıl­dır­cın ne­vîn­den bir kuş ol­du­ğu ka­na­atin­de­dir. O, Or­kun ya­zıt­la­rın­da yer alan ifa­de­yi331 baş­ka­la­rı gi­bi “özin­çe ker­gek bol­mış” de­ğil, “özi an­ça ker­gek bol­mış” oku­muş ve “ca­nı (ru­hu) öy­le­ce ker­gek (de­nen kuş) ol­muş” şek­lin­de çe­vir­miş­tir.332 Di­van’da “ker­kes ku­şu bir ada­mın yü­zü­ne kar­şı ıs­lık ça­lar­sa uğur sa­yıl­maz; bu, ölü­me işa­ret­tir” cüm­le­si yer alır.333 Bu, Tu­na’yı ce­sa­ret­len­dir­miş ola­bi­le­ce­ği gi­bi; Bart­hold’un ‘uç-’ ile ‘sun­kar bol-’ ara­sın­da kur­muş ol­du­ğu bağ da gö­zü önün­de­dir. Ba­tı Türk­le­ri, İs­lâ­mi­ye­tin ka­bû­lün­den son­ra da­hî “öl­dü” ye­ri­ne “sun­kar bol­dı” (sun­gur ku­şu ol­du) de­miş­ler­dir.334 Ay­rı­ca, Ma­nas Des­ta­nı’nda ge­çen “Ma­nas’ın çı­mın­day (si­nek gi­bi, si­ne­ğe ben­zer) ca­nı uçup asıl evi­ne git­ti”335 ifa­de­si de bu yo­ru­mu des­tek­ler mâ­hi­yet­te­dir. İnan, Ya­kut­ça’da “kur­ban” an­la­mı­na ge­len ‘ke­reh’ ke­li­me­si­ni tes­bit et­miş ve “ker­gek bol­dı” sö­zü­nün bu an­lam ile izâh edi­le­bi­le­ce­ği­ni sa­vun­muş­tur.336 Ku­tad­gu Bi­lig ölü­mü an­lat­mak ama­cıy­la; ru­hun, ge­ri dön­me­mek üze­re ağ­ma­sın­dan (yük­sel­me­sin­den, yu­ka­rı çık­ma­sın­dan) bah­se­der.337

İs­ter­se bir kuş ve­ya si­ne­ğe ben­ze­til­miş ol­sun, ölüm­den son­ra ru­hun du­ru­mu­na iliş­kin an­la­tım­la­rın en doğ­ru olan­la­rı ‘yük­sel­mek, yu­ka­rı çık­mak’tan söz eden­ler­dir. Türk­ler­de me­za­rın ye­ri ve şek­li de yük­sel­me­nin sem­bo­lik an­la­tı­mı­nı di­le ge­ti­rir. X. yüz­yı­la ta­rih­le­nen el-Bed’ ve’t-tâ­rih ad­lı ki­tap­ta, Türk­ler an­la­tı­lır­ken “on­la­rın di­lin­de me­za­ra te­pe de­nir” den­mek­te­dir.338 Türk­ler­de ölü­le­rin ilk me­zar­la­rı ça­dır­lar ol­muş­tur.339 Ge­nel­lik­le me­zar ye­ri için bir yük­sel­ti ve­ya te­pe ter­cih edil­miş; hü­küm­dar­lar ve soy­lu­lar ise ço­ğun­luk­la yük­sek dağ baş­la­rı­na gö­mül­müş­tür.340 Me­zar­lar tüm­sek­li ya­pı­lır. Kur­gan adı me­za­rın üs­tün­de bu­lu­nan bu yük­sel­ti­yi be­lir­tir.341 Aşı­na Şö-ül için ya­pı­lan kur­gan Kaş­gâr’da­ki bir dağ şek­lin­dey­miş.342 Me­za­rın yer­den yük­se­len ya­pı­sı ru­hun dün­ya­dan yük­se­li­şi­ni, yu­ka­rı git­me­si­ni sem­bo­li­ze eder. ‘Ağ-’ yük­sel­mek, yu­ka­rı çık­mak de­mek­tir.343 Di­van’da, “bu­lu­tun ağ­ma­sı”344 ve “da­ğa ağ­mak”345 gi­bi ör­nek­ler var­dır. ‘Dağ’ (tağ) adı da­hî gök­yü­zü­ne doğ­ru ağ­dı­ğı­nı an­lat­mak ama­cıy­la ko­yul­muş ola­bi­lir. Ni­te­kim ‘ağaç’ adı da ‘ağ-’dan ge­lir ve me­za­rın vaz­ge­çil­mez un­sur­la­rın­dan bi­ri­dir. Ölü ya doğ­ru­dan bir ağaç di­bi­ne gö­mü­lür ya da me­za­ra ağaç di­ki­lir. Ağa­cın ağ­ma­sı gi­bi, ruh da yu­ka­rı çı­kar. Bu­gün de me­zar­lık­la­rı­mı­zı süs­le­yen sel­vi­le­rin kök­le­ri bu­ra­da ol­sa ge­rek­tir. Me­zar­la­ra tah­ta sı­rık­lar da di­ki­lir ve bun­la­ra kur­ban­lar ge­çi­ri­lir­miş.346 581 yı­lın­da, Çin­li­ler bu sı­rık­la­rın me­zar ye­ri­ni be­lirt­mek için di­kil­di­ği­ni kay­det­miş­ler.347 Oy­sa, bu sı­rık­la­rın bi­rin­cil iş­le­vi­nin yük­sel­me­ye işa­ret et­mek ol­du­ğu­nu dü­şün­mek ge­rek. Bu sı­rık­la­ra bu­gün de Ana­do­lu’da ve Türk dün­ya­sı­nın çe­şit­li yer­le­rin­de­ki me­zar­lar­da rast­la­mak müm­kün­dür. Me­zar taş­la­rın­da ya­zan­la­rın dı­şın­da, ken­di şe­kil­le­ri­nin da­hî ka­lı­cı olu­nan ye­re yük­sel­me­yi an­lat­tı­ğı ka­nı­sın­da­yız. Ro­ux, “ebe­dî sta­tik ya­şam me­zar ta­şı­dır, ebe­dî di­na­mik ya­şam ise ağaç­tır” de­mek­te­dir348 ki, ka­tıl­ma­mak müm­kün de­ğil­dir.

Yoğ, sa­ğu, ağıt, sı­ğıt, ağ­la­mak ... Her­han­gi bir ce­na­ze tö­re­ni an­la­tı­mında ka­çı­nıl­maz­ca­sı­na ye­ri olan ke­li­me­le­rin ço­ğu bir bi­çim­de ‘yu­ka­rı git­mek’ ile il­gi­li­dir. Türk­le­rin di­nî ni­te­lik­li ce­na­ze tö­re­ni olan ‘yoğ’un adı­na ilk kez Or­kun ki­ta­be­le­rin­de rast­la­nır.349 Bu­nun­la bir­lik­te, ay­nı yer­de yoğ­cı ve sı­ğıt­cı­dan bah­se­dil­me­si, uzun za­man ön­ce ku­rum­laş­mış ol­du­ğu­nu gös­te­rir. Türk­ler ara­sın­da çok es­ki ve yay­gın bir tö­ren olan yoğ, din ayı­rı­mı­na ba­kıl­mak­sı­zın bü­tün Türk boy­la­rın­da gö­rül­müş­tür.350 Yoğ aşı için bo­ğaz­la­nan hay­van sa­yı­sı­nın yüz­ler­ce bü­yük­ba­şa ka­dar çı­ka­bil­me­si, ne ka­dar ge­niş ka­tı­lım­lı bir tö­ren ol­du­ğu­nu gös­te­rir.351 Di­van’da352 ve Ku­tad­gu Bi­lig’de353 de ge­çen yoğ tö­re­ni­ne ka­tı­lı­mın yük­sek ol­ma­sı yoğ sa­hi­bi ta­ra­fın­dan ol­duk­ça önem­sen­miş­tir. Ka­ğa­nın ve­ya dev­let ile­ri ge­len­le­ri­nin yo­ğu­na di­ğer dev­let­le­rin tem­sil­ci­le­ri ka­tıl­mak­la kal­maz, ay­rı­ca yoğ­cı ve sı­ğıt­cı gön­de­ri­lir­di. Kül­ti­gin’in ce­na­ze­si­ne yoğ­cı, sı­ğıt­cı ola­rak bu­dun baş­ka­nı da­hî gel­miş­tir.354 Ma­nas des­ta­nın­da, Bok-Mu­run ba­ba­sı Kö­kü­tay Han’ın yo­ğu­na gel­me­ye­cek ola­nı sa­vaş ve ölüm ile teh­dit eder; çok ge­niş bir coğ­raf­ya­dan her ulu­su ça­ğı­rır.355 Dev­let­şâh Tez­ki­re­si’nin bil­dir­di­ği­ne gö­re: Sul­tan Sen­cer, kı­zı Mah Me­lek Ha­tun’un ölü­mün­de ağıt okut­mak için, meş­hûr mer­si­ye­ci ‘Am‘ak-ı Bu­hâ­rî’yi, Bu­hâ­ra’dan ça­ğırt­mış­tı.356 Ka­tı­lı­mın sa­yı ve ni­te­lik­çe bu de­re­ce önem­sen­me­si­nin ne­de­ni, ölen için Tan­rı’ya ya­pı­la­cak ta­nık­lık­la il­gi­li ol­ma­lı­dır. Ölü­mü an­lat­mak için kul­la­nı­lan ‘yok bol-’ın ‘yu­ka­rı çık­mak’ ile il­gi­li ola­bi­le­ce­ği dü­şü­nül­müş­tü. Ni­te­kim Di­van’da ‘yok’ ke­li­me­si­nin “yük­sel­mek, yu­ka­rı çık­mak” an­la­mında kul­la­nıl­dı­ğı gö­rü­lür. Kaş­gar­lı, “er yo­ka­rı tur­dı= er aya­ğa kalk­tı”;357 “dağ­ka yok­la­mak = da­ğa çık­mak”358 ve “tö­re yok­la­dı = se­di­re çık­tı”359 ör­nek­le­ri­ni ve­rir. H. N. Or­kun, Uy­bat III’de ge­çen ‘yok­la­dı’nın hem “yok ol­mak” hem de “yük­sel­mek” ola­bi­le­ce­ği fik­rin­de­dir. Ni­te­kim, ki­şi­nin ağ­zın­dan ölü­mü­nün an­la­tıl­dı­ğı “er er­de­min üçün yok­la­dı” cüm­le­si­ni “er er­de­mim için yük­sel­dim” ola­rak çe­vir­miş­tir.360 Zâ­ten, er er­de­mi için hiç ol­mak, yok ol­mak çok da an­lam­lı ol­ma­sa ge­rek­tir. Ölü­mü an­la­tan “yu­ka­rı, yük­sek” an­la­mın­da­ki ‘yok’ ile ‘yoğ’ il­gi­li ol­ma­lı­dır. “Bun­ca mil­let sığ­ta­mış yoğ­la­mış”(ID4) de­ni­lir­ken an­la­tıl­mak is­te­ne­nin, ölü hak­kın­da­ki iyi ta­nık­lık­la­rın ve onun ara­la­rın­dan ay­rıl­ma­sın­dan do­la­yı du­yu­lan acı­nın yu­ka­rı­ya, Tan­rı ka­tı­na ve­ya ölü­nün ru­hu­na, yük­sel­ti­le­rek ile­til­miş ol­du­ğu ka­na­tin­de­yiz. Yoğ­la­ra, sa­yı ve ni­te­lik açı­sın­dan yük­sek ka­tı­lım böy­le­si bir ta­nık­lık­la eş tu­tul­du­ğu için önem­sen­miş­tir. ‘Ağ­la­mak’ da yoğ ile il­gi­li­dir. H. N. Or­kun, İhe Aşe­te’de ge­çen “yıg­la­yu ber­tim” ifa­de­si­ni “ağ­la­yı­ver­dim” ola­rak çe­vir­mek­le bir­lik­te “yoğ­la­yı­ver­dim” (ce­na­ze tö­re­ni ya­pı­ver­dim) de ola­bi­le­ce­ği­ni be­lir­tir.361 Ta­la ha­vâ­li­sin­de bu­lun­muş olan me­zar ki­ta­be­le­rin­den bi­rin­de “ağ­la­yur­çı” (ağ­la­yı­cı)’dan söz edi­lir.362 As­lın­da bir ce­na­ze tö­re­ni­ni an­lat­mak­ta kul­la­nı­lan ke­li­me­ler o ka­dar içi­çe­dir ki; han­gi­si han­gi­sin­den tü­re­miş kes­tir­mek güç­tür. Bu­nun­la bir­lik­te, he­men hep­sin­de ‘ağ-’ (yük­sel­mek, yu­ka­rı çık­mak) fi­ili­nin kö­kü olan ‘-ağ-’ he­ce­si­ni tes­bit et­mek müm­kün­dür. Köp­rü­lü ‘yoğ’ ke­li­me­si için, “Os­man­lı­ca ‘ağ­la­mak’ ve Ça­ğa­tay­ca ‘yığ­la­mak’ şek­lin­de mas­da­rı mev­cut olan bu ke­li­me­nin Ça­ğa­tay­ca’da ‘yığ­la­gur’ ve ‘yı­ğı’ tar­zın­da müş­tak­la­rı var­dır: ‘yığ­la­gur’, ‘ağ­la­yı­cı’ mâ­na­sı­na­dır” de­mek­te­dir.363 Yoğ’un ‘ce­na­ze tö­re­ni’ an­la­mı­nı kay­bet­me­siy­le bir­lik­te, ke­li­me do­ğu­da ‘yoğ aşı’nda ya­şar­ken; ba­tı­da, çok da­ha ge­niş bir kul­la­nım ala­nı­na ka­vu­şan, ‘ağ­la­mak’ onun ye­ri­ni al­mış ol­ma­lı­dır. ‘Yoğ’un ‘yok’ ile olan iliş­ki­si, ‘ağ­la­mak’ ile ‘ağ­mak’ ara­sın­da var­dır. Se­vi­le­nin ar­dın­dan acı ile göz­ya­şı dök­mek ey­le­mi­nin ama­cı bu duy­gu­la­rın (ona ve­ya Tan­rı’ya) ağ­ma­sı­nı sağ­la­mak ol­du­ğu için, bu ey­le­min adı ‘ağ­la­mak’tır. Gök­türk ya­zıt­la­rın­da ge­çen ve “bun­ca mil­let sığ­ta­mış yoğ­la­mış” ifa­de­sin­de gö­rül­dü­ğü gi­bi, yoğ ile be­ra­ber anı­lan ‘sı­ğıt’da ‘ağ­la­yış’ de­mek­tir.364 Ca­fe­roğ­lu’nun “ağ­la­ma, mâ­tem, fer­yâd, hıç­kı­rık” an­lam­la­rı­nı ver­di­ği365 ‘sı­ğıt’ın Di­van’da­ki kar­şı­lı­ğı da ‘ağ­la­yış’tır.366 Ga­ba­in,“sığ-: ağ­la­mak” gi­bi dü­şün­mek­te, bir ‘*sığ’ kö­kü var­say­mak­ta­dır.367 Oy­sa, ‘y’ tü­re­me­si­ne ör­nek gös­te­ri­len ‘ığ­la- > yığ­la-’ (=ağ­la­mak) da ol­du­ğu gi­bi368 bir ‘s’ tü­re­me­sin­den de söz edi­le­bi­lir­se, ‘ığ’, gi­bi bir kök dü­şü­nü­le­bi­lir (krş. ığ-la-, s-ığ-ıt). Bu­nun da “ıgaç>yı­gaç=ağaç”da ol­du­ğu gi­bi, ‘ağ-’ ile iliş­ki­si da­ha gö­rü­nür olur. ‘Ağıt’ adın­da da ‘ağ’ kö­kü­nü ve ‘ağ-’ ile olan il­gi­yi gör­mek müm­kün­dür. Ce­na­ze tö­re­ni fik­ri, ağıt fik­ri­ne sı­kı sı­kı­ya bağ­lı ol­du­ğu gi­bi369, ‘ağıt’ adın­da da ‘yük­sel­me, yu­ka­rı çık­ma’ fik­ri­ni gör­mek ko­lay­dır. Bu yo­ru­mu des­tek­ler bir kul­la­nım­da ise, “ağıt yak­mak”tan bah­se­di­lir. Bu­ra­da bir ‘ateş’ ara­mak bo­şu­na­dır. Di­van’da ‘yak­dı’ ke­li­me­si­nin izâ­hın­da ve­ri­len ör­nek­ler­den ‘yak-’ın an­la­mı­nın “yak­laş­mak, ya­kın ol­mak” ol­du­ğu­nu an­lı­yo­ruz.370 ‘Ağıt’ ve ‘yak­mak’ bir ara­da kul­la­nıl­dı­ğın­da, ‘yük­se­lip yu­ka­rı­da bir ye­re (ve­ya bir şe­ye) ya­kın olun­du­ğu’ an­la­mı­nın güç­len­di­ril­di­ği gö­rü­lür. Yük­se­len, ölen ki­şi­yi öven, onun için doğ­ru ta­nık­lık­ta bu­lu­nan söz­ler­dir ki, bun­la­ra sa­ğu (s-ağ-u) de­nir. Ge­nel­lik­le uzun olan sa­ğu­lar­da öle­nin er­dem­le­ri, kah­ra­man­lı­ğı, yap­tı­ğı iş­ler ve ölü­müy­le his­se­di­len ek­sik­lik ile du­yu­lan te­es­sür tas­vir edi­lir.371 An­la­tı­lan­lar ce­na­ze tö­re­ni­ne iş­ti­râk eden­le­rin de­ğil, Ta­nrı’nın ve Ona yük­se­len ruhun duy­ma­sı için­dir. Ni­te­kim yoğ­da söy­le­nen sa­ğu­lar ön­ce­le­ri ruh­lar ale­miy­le iliş­ki ku­ra­bi­le­cek sih­rî güç­le­re sa­hip ol­duk­la­rı dü­şü­nü­len bak­sı­lar, kam­lar ta­ra­fın­dan ic­râ edi­li­ken, İs­lâ­mi­ye­tin yer­leş­me­sin­den son­ra­dır ki ka­dın­la­ra in­ti­kâl et­miş­tir.372

Hep­si de, bir bi­çim­de ‘ağ-’ ile il­gi­li olan, üze­rin­de du­ru­lan kav­ram­lar; ölü hak­kın­da­ki ka­na­at ve di­lek­le­rin Tan­rı’ya yük­sel­me­si­ne ve­ya za­ten yük­sel­miş olan ru­ha ulaş­ma­sı­na ya­hut da her iki­si­ne bir­den işa­ret et­mek­te­dir. Ca­fe­roğ­lu, bir ma­ka­le­sin­de ‘ka­ğan’ (k-ağ-an) adı için­de­ki ‘-ağ-’ he­ce­si­ne dik­kat çek­miş­tir.373 Bu, ka­ğa­nın en yük­sek oto­ri­te ol­du­ğu­nu an­lat­mak is­te­ye­bi­le­ce­ği gi­bi, on­dan zi­yâ­de ka­ğan­lı­ğın Tan­rı ta­ra­fın­dan “te­pe­le­rin­den tu­tu­lup yu­ka­rı gö­tü­rül­dük­le­rin­de”374 ve­ril­miş ol­du­ğu­nu da an­lat­mak is­te­ye­bi­lir. Di­van’da “anıng meng­zi ağ­dı” di­ye bir cüm­le yer alır.375 Bu­gün bi­le bir nes­ne­nin ren­gi­nin sol­du­ğu an­la­tıl­mak is­ten­di­ğin­de “ren­gi ağar­dı” de­nir ki “ren­gi uç­tu” de­mek­tir.

Bu bö­lüm­de an­la­tı­lan­lar­la ‘za­man’ ara­sın­da­ki il­gi şöy­le­ce özet­le­ne­bi­lir: Ölüm, zih­ni ömür­le sı­nır­lı ol­ma­yan bir ‘za­man’ kav­ra­mı­na eriş­tir­di­ği gi­bi, ru­hu da o za­ma­nın ken­di­ne eriş­ti­rir. Bu­nun için ölüm son­ra­sı bir ha­ya­ta inan­mak ge­rek. Ölü­nün anıl­ma­sı ve bu­nun ‘yu­ka­rı­la­ra’ ulaş­tı­ğı­na ina­nıl­ma­sı ad ile bir­lik­te ha­ya­tı, ölü­mü ve za­ma­nı iliş­ki­ye so­kar. Ay­rı­ca, ölüm an­la­yı­şı dün­ya­da­ki sı­nır­lı za­ma­nın na­sıl kul­la­nıl­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni doğ­ru­dan be­lir­ler. Bu tab­lo­nun ta­mam­la­na­bil­me­si için ek­sik kal­mış tek par­ça olan ebe­dî­li­ğin ad­la müm­kün ol­du­ğu­na iliş­kin inan­cın da ye­ri­ne kon­ma­sı ge­re­kir.

Gök­türk ya­zıt­la­rın­da, bü­tün ça­ba­nın “mil­le­tin adı yok ol­ma­sın di­ye” ol­du­ğu gö­rül­müş­tü. Bir mil­le­tin ya­şa­ma­sı de­mek, o mil­le­tin ön­ce­lik­le adı­nın ya­şa­ma­sı de­mek­tir ve bu­nun o çağ­da söy­le­ne­bil­miş ol­ma­sı müt­hiş bir olay­dır. İn­sa­nın da, mil­let­le kı­yas­la­na­ma­ya­cak ka­dar kı­sa bir öm­re sa­hip ol­ma­sı­na rağ­men, iyi bir ad bı­rak­mak­la ebe­dî ola­ca­ğı­na ina­nıl­mış­tır. Ebe­dî­lik iki fark­lı bağ­lam­da ko­nu edi­nil­miş­tir. Bun­lar­dan bi­ri ru­hun ebe­dî­li­ği di­ğe­ri de adın ebe­dî­li­ği­dir. Adın ebe­dî­li­ğin­den ka­sıt, ki­şi öl­dük­ten son­ra da adı­nın ya­şa­ma­ya de­vam et­me­si­dir. Bu du­rum­da adın öm­rü, onu ya­şa­tan top­lu­mun öm­rü ka­dar olur. Adın ya­şa­ma­sı bu dün­ya­ya ait bir ol­gu­dur ve ki­şi­nin be­de­ni bu dün­ya­dan ay­rıl­dık­tan son­ra ger­çek­le­şir. Bu­nu, din­dı­şı bir mo­del­le, ölüm­süz­lük ar­zu­su­nun tat­mi­ni ola­rak gör­mek de müm­kün­dür. Bu­nun en dü­za­yak ve so­mut gös­ter­ge­le­ri me­zar taş­la­rı­dır. Adın ya­şa­ma­sı Türk­ler’de çok es­ki­den be­ri gö­rü­len bir an­la­yış­tır ve böy­le ki­şi­le­re ‘ad­lı ki­şi’ (at­lıg ki­şi) de­nir­di.376 Tan­rı ile olan bağ­lan­tı­sı çer­çe­ve­sin­de, in­san için ya­şa­mak bir gö­rev, öl­mek ise zo­run­lu­luk­tur. Bu sı­nır­lı­lı­ğı aş­ma­nın tek yo­lu ola­rak, ken­din­den son­ra da ya­şa­ma­yı de­vam et­ti­re­cek bir ad bı­rak­mak gö­rül­müş­tür. Na­sıl ki üre­me gü­dü­sü­nün ar­dın­da ‘tür­de ha­ya­tı sür­dür­mek’ is­te­ği var­sa; ay­nı şe­kil­de, bu­ra­da da ‘dil­de ha­ya­tı sür­dür­mek’ is­te­ği ken­di­ni gös­te­rir.377 Adın ya­şa­ma­sı, Türk top­lu­munda ge­ne­le hâ­kim olan bir an­la­yış ola­rak var­lı­ğı­nı sür­dür­müş­tür. Ku­tad­gu Bi­lig’de, “ken­din ebe­dî de­ğil­sin, adın ebe­dî­dir / adın ebe­dî olur­sa ken­din de ebe­dî olur­sun”378 ve­ya “adı ka­lan in­san ebe­dî olur (men­gü tu­rur)”379 gi­bi çok açık bir şe­kil­de yer alan bu an­la­yış, Di­van’da da “in­sa­noğ­lu yok olur, iyi adı ka­lır” bi­çi­minde ifa­de edil­miş­tir.380 Es­ki Türk top­lu­mun­da do­ğum­da ko­nan­dan fark­lı ola­rak, ebe­di­yen ya­şa­ya­cak olan er adı ka­za­nıl­ma­sı ge­re­ken bir şey­dir. Er adı bir tö­ren dü­zen­le­ne­rek ve­ri­lir­di ve de­li­kan­lı bu tö­ren­den ön­ce av­cı ve­ya sa­vaş­çı ola­rak bir kah­ra­man­lık ya­hut ya­ral­lı­lık gös­ter­me­liy­di.381 İyi (ed­gü) ad bı­rak­mak bu dün­ya­da­ki ha­ya­tın doğ­ru ya­şan­dı­ğı­nın gös­ter­ge­si ve bu yö­nüy­le de, öte dün­ya­da­ki­nin gü­ven­ce­si gi­bi­dir. Or­kun-Ye­ni­sey me­zar taş­la­rın­dan, üze­rin­de öle­nin ya­şı ya­zan el­li­bir ta­ne­si­ni in­ce­le­yen L. Ba­zin, ölen­ler ara­sın­da en gen­ci­nin ya­şı­nın onal­tı ol­du­ğu­nu be­lirt­miş­tir. Bun­la­rın ara­sın­da ço­cuk­la­rın ve­ya ka­dın­la­rın adı­na di­kil­miş me­zar ta­şı­na rast­lan­ma­mış­tır.382 ‘Er’ ile ‘er­dem’ ke­li­me­le­ri­nin ara­sın­da­ki iliş­ki­nin de gös­ter­di­ği bu an­la­yış ba­ba hu­ku­ku ile il­gi­li ol­ma­lı­dır; ne var ki ay­rı bir ça­lış­ma­nın ko­nu­su­dur. Bir ki­şi­nin top­lum için­de­ki ye­ri ‘er adı’nın sağ­la­dı­ğı ün­van ve san­la be­lir­le­ni­yor­du.383 Bu­nun bir uzan­tı­sı ola­rak me­zar taş­la­rı da er adı ile di­ki­li­yor­du. Des­tan­da, oğul­la­rı­na hi­tâp eden Oğuz, “ad ka­zan­ma­nız, ben öl­dük­ten son­ra da ye­ri­mi al­ma­ya lâ­yık ol­du­ğu­nu­zu gös­ter­di” de­miş­tir.384 Ba­sat’ın ad ve­ri­le­rek top­lu­ma bağ­lan­dı­ğı gö­rül­müş­tü. Ad­lan­dır­ma, sü­rek­li de­ği­şen ki­şi­de­ki bir sa­bit­le­me işi­dir. Onu don­du­rur, ona de­ğiş­mez bir mas­ke giy­di­rir. Ad, kül­tü­rün top­lum üye­si­ne vur­du­ğu dam­ga­dır.385 Tur­fan me­tin­le­rin­de yer alan bir cüm­le şöy­le­dir: “es­ki adı­nı de­ğiş­ti­rip ye­ni ol­dun.”386 Bu cüm­le, ad ile ki­şi­nin ne de­re­ce bir ve ay­rıl­maz gö­rül­dü­ğü­nün en gü­zel bir ifa­de­si­dir ve adın ebe­dî­li­ği­nin ki­şi­nin ebe­dî­li­ğiy­miş­ce­si­ne önem­sen­me­si an­la­yı­şı­nın na­sıl bir zih­ni­yet dün­ya­sı­na ait ol­du­ğu­nu bil­di­rir. An­cak ‘er adı’ alan­lar ‘er­dem’ini ebe­di­ye­te dek bil­di­re­cek me­zar ki­ta­be­le­ri­ne hak ka­za­na­bi­li­yor­du.387 ‘Ebe­dî’nin Türk­çe kar­şı­lı­ğı ‘ben­gü’ (ve­ya men­gü)dür ve böy­le­si ki­ta­be­le­rin adı­dır.388 Ki­mi ken­di­ni “er ben­gü­sü” ola­rak ad­lan­dı­rı­lır;389 ki­mi ama­cı­nı da be­li­tir: “er er­dem için ... ben­gü­mü di­ki ver­di.”390 Ba­zı ki­ta­be­ler­de ebe­dî ol­du­ğu an­la­tıl­mak için “bin yıl­lık on­bin gün­lük ki­ta­be” ifa­de­si yer alır.391 Or­kun ya­zıt­la­rı da “ben­gü­taş” ol­duk­la­rı­nı söy­ler.392 “Ben­gütaş” ifa­de­sin­de ‘ben­gü’ gra­ma­tik açı­dan ta­şın sı­fa­tı ol­sa da, se­man­tik açı­dan anı­lan adın sı­fa­tı­dır ve ge­nel ola­rak da öy­le an­la­şıl­ma­lı­dır. Bu taş­lar ebe­dî anı­la­cak ad­la­rı ta­şı­dık­la­rı için ben­gü­dür­ler. Bu­nu te­yî­den, Kül Ti­gin ya­zı­tı­nın Çin­ce kıs­mında, ebe­di­ye­te dek ge­le­cek ne­sil­le­rin di­mağ­la­rın­da Kül Ti­gin’in ha­tı­ra­sı her gün ye­ni­den can­lan­sın di­ye adı­na muh­te­şem bir ya­zıt di­kil­di­ği bil­di­ri­lir ve “böy­le adam­la­rın ebe­di­yen pa­yi­dar ola­cak­la­rı­nın mu­hak­kak ol­ma­dı­ğı­nı kim söy­le­ye­bi­lir” de­nir.393 Ay­rı­ca, tek ba­şı­na de­lil ol­ma­sa da;Kül Ti­gin ya­zı­tı gü­ney 12. sa­tı­rın so­nun­da ‘ben­gü­taş’ bir ad gi­bi, bi­ti­şik ya­zıl­mış­tır: (........). Ki­ta­be­nin ya­zı­la­rı­nı ya­zan Yol­luğ Ti­gin ey­le­min­den söz eder­ken “taş bi­ti­dim” der,394 ‘ben­gü’ ke­li­me­si­ni kul­lan­maz. Bil­ge Ka­ğan ya­zı­tın­da da böy­le­dir.395 Çün­kü, ‘ben­gü’nün ta­şı de­ğil adı ni­te­le­di­ği­ni bil­mek­te­dir. Ay­nı du­ru­mu On­gin ya­zı­tın­da da­ha açık gör­mek müm­kün­dür. Şu cüm­le ya­zı­la­rı nak­şe­de­ne ait­tir: “Ta­çam’a bi­tig ta­şı yap­tım (adı) ben­gü ka­ğa­nım Ta­çam”396

So­nuç ola­rak de­ne­bi­lir ki; Er­ken dö­nem Türk dü­şün­ce­sin­de, ölüm fik­ri ve onun­la ke­sin­ti­ye uğ­ra­yan sü­re­cin de­ğer­len­di­ril­me­si ki­şi­le­ri ebe­dî­lik ta­sav­vu­ru­na eriş­tir­miş; ebe­dî ha­ya­tın öte dün­ya­da ya­şa­na­ca­ğı­na ina­nı­lır­ken, bu dün­ya­da da adın ya­şa­ma­ya de­vam ede­ce­ği dü­şü­nül­müş ve bu iki ebe­dî ha­yat ara­sın­da­ki iliş­ki sü­rek­li tu­tul­muş­tur.  

 

DİPNOTLAR 

1. Ba­ha­ed­din Ögel, Türk Kül­tü­rü­nün Ge­liş­me Çağ­la­rı (3. bsk.), Türk Dün­ya­sı Araş­tır­ma­la­rı Vak­fı Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1988. s. 103.

2. a.g.e., s. 698.

3. Emel Esin, Türk Kül­tür Ta­ri­hi İç As­ya’da­ki Er­ken Saf­ha­lar, Ata­türk Kül­tür Mer­ke­zi Ya­yı­nı, An­ka­ra 1985, s. 3.

4. İb­ra­him Ka­fe­soğ­lu, Türk Mil­lî Kül­tü­rü, Bo­ğa­zi­çi Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1988, s. 329.

5. Ah­met Ca­fe­roğ­lu, Es­ki Uy­gur Türk­çe­si Söz­lü­ğü (3. bsk.), En­de­run Ki­ta­be­vi, İs­tan­bul 1993.

6. Hü­se­yin Na­mık Or­kun, Es­ki Türk Ya­zıt­la­rı, Türk Dil Ku­ru­mu Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1987, s. 22, 38, 46, 52 (Bun­dan son­ra ETY).

7. Kaş­gar­lı Mah­mut, Di­va­nü Lû­gat-it-Tük, c. I-II-III+di­zin (3. bsk.), çev. Be­sim Ata­lay, TDK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1992, I, s. 44 (Bun­dan son­ra DLT).

8. İb­nü-Mü­hen­nâ Lû­ga­ti (İs­tan­bul nüs­ha­sı­nın Türk­çe Bö­lü­ğü­nün En­dek­si­dir), haz. Ab­tul­lah Bat­tal, TDK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1988.

9. DLT I, s. 113.

10. Ta­ra­ma Söz­lü­ğü V (2. bsk.), TDK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1996.

11. a.g.e.

12. Der­le­me Söz­lü­ğü IX (2. bsk.), TDK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1993.

13. W. Bang ve G. R. Rah­me­ti, “Oğuz Ka­ğan Des­ta­nı”, Re­şit Rah­me­ti Arat, Ma­ka­le­ler, c. I, Türk Kül­tü­rü­nü Araş­tır­ma Ens­ti­tü­sü Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1987, s. 635 (Bun­dan son­ra UOK).

14. Ömer Asım Ak­soy, De­yim­ler Söz­lü­ğü, İn­kı­lâp Ki­ta­be­vi, İs­tan­bul 1988.

15. Ta­ra­ma Söz­lü­ğü, “ödü­nü sı­dur­mak”.

16. De­dem Kor­ku­dun Ki­ta­bı, haz. Or­han Şa­ik Gök­yay, Mil­lî Eği­tim Ba­kan­lı­ğı Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 2000, s. 108 (Bun­dan son­ra DK)

17. Dur­sun Yıl­dı­rım, “Kök­türk Ya­zıt­la­rın­da Öd Ten­ri Ay­maz, Yag(g)ıl, ‘Ka­tıl’ Ol­maz”, Türk Bi­ti­ği, Ak­çağ Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1998, s. 129.

18. ETY, s. 30.

19. a.g.e., s. 280

20. Ca­fe­roğ­lu, a.g.e.

21. DLT I, s. 144, 370; III, s. 11, 228 v.s.

22. Yu­suf Has Ha­cib, Ku­tad­gu Bi­lig; I, Me­tin (3. bsk.), haz. Re­şit Rah­me­ti Arat, TDK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1991; II, çe­vi­ri (4. bsk.), çev. Re­şid Rah­me­ti Arat, Türk Ta­rih Ku­ru­mu Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1988, b. 148, 385, 1838, 6624, v.s. (Bun­dan son­ra KB)

23. Ba­ha­ed­din Ögel, Türk Mi­to­lo­ji­si, II. cilt, Türk Ta­rih Ku­ru­mu Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1995, s. 159.

24. Ca­fe­roğ­lu, a.g.e.; DLT I, s. 53.

25. DLT I, s. 300.

26. Der­le­me Söz­lü­ğü.

27. Fa­ruk Sü­mer, Oğuz­lar (Türk­men­ler) Ta­rih­le­ri - Boy Teş­ki­lâ­tı - Des­tan­la­rı, Türk Dün­ya­sı Araş­tır­ma­la­rı Vak­fı Ya­yı­nı, İs­tan­bul 1992, s. 14.

28. DLT I, s. 37.

29. DLT III, s. 16.

30. DLT I, s. 160; III, s. 106; KB, b.1983, 5430, 5688.

31. DLT I, s. 323 d.n.

32. DLT I, s. 88.

33. DLT I, s. 353.

34. ETY, s. 52.

35. V. Thom­sen, Or­hon Ya­zıt­la­rı Araş­tı­ma­la­rı, Çev. ve haz. Ve­dat Kö­ken, TDK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 2002, s. 159

36. Je­an Pa­ul Ro­ux (ak­ta­ran), Al­tay Türk­le­rin­de Ölüm, Ka­bal­cı Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1999, s. 97.

37. Re­né Gi­ra­ud (ak­ta­ran), Gök­türk İm­pa­ra­tor­lu­ğu, Ötü­ken Ne­şi­yat, İs­tan­bul 1999, s. 168.

38. Sen­cer Di­vit­çi­oğ­lu (ak­ta­ran), Kök Türk­ler (2. bsk.), Ya­pı Kre­di Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 2000, s. 53.

39. ETY, s. 51.

40. Ta­lat Te­kin, Or­hon Ya­zıt­la­rı, Si­murg Ya­yın­cı­lık, İs­tan­bul 1998, s. 53.

41. Mu­har­rem Er­gin, Or­hun Abi­de­le­ri (3. bsk.), Bo­ğa­zi­çi Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1975, s. 30.

42. Dur­sun Yıl­dı­rım, “Kök­türk Ça­ğın­da Tan­rı mı Tan­rı­lar mı Var­dı?”, Türk Bi­ti­ği, s. 121.

43. A. Von Ga­ba­in, Es­ki Türk­çe­nin Gra­me­ri, TDK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1995, s. 289.

44. Di­vit­çi­oğ­lu, a.g.e., s. 54-55.

45. Emel Esin, İs­lâ­mi­yet­ten Ön­ce­ki Türk Kül­tür Ta­ri­hi ve İs­lâ­ma Gi­riş (Türk Kül­tü­rü El-Ki­ta­bı, II. cilt 1/b’den ay­rı ba­sım), Ede­bi­yat Fa­kül­te­si Mat­ba­ası, İs­tan­bul, 1978, s. 125

46. Emel Esin, Türk Kos­mo­lo­ji­si (İlk De­vir Üze­ri­ne Araş­tır­ma­lar), Ed. Fak. Mat­ba­ası, İs­tan­bul 1979, s. 32.

47. Mir­cea Eli­ade - Io­an P. Co­uli­ano, Din­ler Ta­ri­hi Söz­lü­ğü, İn­san Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1997, s. 308.

48. Mir­cea Eli­ade, Din­sel İnanç­lar ve Dü­şün­ce­ler Ta­ri­hi, c. II, Ka­bal­cı Ya­yı­ne­vi, İs­tan­bul 2003, s. 358.

49. Kor­han Ka­ya, Hint Mi­to­lo­ji­si Söz­lü­ğü, İm­ge Ki­ta­be­vi, An­ka­ra 1997.

50. Pi­er­re Gri­mal, Mi­to­lo­ji Söz­lü­ğü Yu­nan ve Ro­ma, Sos­yal Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1997.

51. Az­ra Er­hat, Mi­to­lo­ji Söz­lü­ğü (5. bsk.), Rem­zi Ki­ta­be­vi, İs­tan­bul 1993.

52. Ün­ver Gü­nay, Ha­run Gün­gör, Baş­lan­gıç­tan Gü­nü­mü­ze Türk­le­rin Di­nî Ta­ri­hi, Ocak Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1997, s. 42.

53. KB, b. 3.

54. Ah­met Ca­fe­roğ­lu, Türk Di­li Ta­ri­hi I-II (3. bsk.), En­de­run Ki­ta­be­vi, İs­tan­bul 1984, II. cilt, s. 52.

55. Je­an Pa­ul Ro­ux, Türk­le­rin ve Mo­ğol­la­rın Es­ki Di­ni, İşa­ret Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1994, s. 101.

56. KB, b. 1388-9.

57. DLT I, s. 44.

58. Ro­ux, Al­tay Türk­le­rin­de Ölüm, s. 97.

59. Ha­run Gün­gör, “La Re­li­gi­on Des Turcs Et Des Mon­gols (Türk­le­rin ve Mo­ğol­la­rın Es­ki Di­ni)”, Türk Bu­dun Bi­li­mi Araş­tır­ma­la­rı, Kı­vıl­cım Ya­yın­la­rı, Kay­se­ri 1998, s. 59-62.

60. ETY, s. 554.

61. ETY, s. 29.

62. P. W. Schmidt, “Tu­kue’le­rin Di­ni”, İ.Ü. Ed. Fak. Türk Di­li ve Ede­bi­ya­tı Der­gi­si, c. XIV’den ay­rı ba­sım, İs­tan­bul, 1966, s. 74.

63. ETY, s. 100.

64. ETY, s. 54.

65. ETY, s. 41.

66. ETY, a. y.

67. ETY, s. 102.

68. ETY, s. 105.

69. Gi­ra­ud, a.g.e., s. 155.

70. KB, b. 3.

71. Sey­yid Hü­se­yin Nasr (ak­ta­ran), İs­lâm Koz­mo­lo­ji Öğ­re­ti­le­ri­ne Gi­riş, İn­san Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1985, s. 134.

72. Kin­dî, Fel­se­fî Ri­sâ­le­ler, İz Ya­yın­cı­lık, İs­tan­bul 1994, s. 97-98.

73. Nasr (ak­ta­ran), a.g.e., s. 251-252.

74. a.g.e., s. 74. 

75. Ga­ba­in, a.g.e., s. 112.

76. DLT III, s. 65.

77. DK, s. 1.

78. KB, b. 4831.

79. KB, b. 4811, 4812.

80. R. Rah­me­ti Arat, “Türk­ler­de Ci­het Mef­hû­mu ve Bu­nun ile İl­gi­li Tâ­bir­ler”, Ma­ka­le­ler, s. 188-192.

81. DLT I, s. 160; III, s. 106.

82. KB, b. 1983, 5688.

83. KB, b. 1211.

84. KB, b. 3198.

85. DLT II, s. 304.

86. DLT II, s. 335.

87. KB, b. 1388-1389.

88. Ba­ha­ed­din Öğel, Türk Mi­to­lo­ji­si, I. cilt, TTK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1993, s. 483-485.

89. KB, b. 6055-6056.

90. DLT I, s. 160.

91. DLT III, s. 106.

92. DLT II, s. 101.

93. DLT II, s. 77.

94. DLT III, s. 191.

95. DLT II, s. 68.

96. KB, b. 126.

97. Ga­ba­in, a.g.e., s. 96.

98. DLT III, s. 41.

99. KB, b. 6588.

100. L. N. Gu­mi­löv, Es­ki Türk­ler, Bir­le­şik Ya­yın­cı­lık, İs­tan­bul 1999, s. 128.

101. Di­vit­çi­oğ­lu, a.g.e., s. 75.

102. Ra­ma­zan Şe­şen, İs­lâm Coğ­raf­ya­cı­la­rı­na Gö­re Türk­ler ve Türk Ül­ke­le­ri (2. bsk.), T.K.A.E. Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1998, s. 77-78.

103. a.g.e., s. 33.

104. ETY, s. 483.

105. Mar­co Po­lo, Mar­co Po­lo’nun Ge­zi­ler Ki­ta­bı, Yol Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1985, s. 109-110.

106. Fu­ad Köp­rü­lü, Ede­bi­yat Araş­tır­ma­la­rı (3. bsk.), TTK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1999, s. 57-65.

107. Gu­mi­löv, a.g.e., s. 127-128.

108. a.g.e., s. 118

109. Mir­cea Eli­ade, Şa­ma­nizm, İm­ge Ki­ta­be­vi, An­ka­ra 1999, s. 215.

110. Gi­ra­ud, a.g.e., s. 164, 169.

111. Eli­ade, Co­uli­ano, a.g.e., s. 259.

112. DLT, III, s. 157

113. DLT III, s. 443.

114. DLT I, s. 236-237.

115. DLT I, s. 283

116. KB, b. 1065, 2002, 3873, 5244.

117. Şe­şen, a.g.e., s. 57.

118. Ab­dül­ka­dir İnan, Es­ki Türk Di­ni Ta­ri­hi, Kül­tür Ba­kan­lı­ğı Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1976, s. 3.

119. KB, b. 4361-4391.

120. KB, b. 2635.

121. DLT I, s. 42.

122. Bang, Rah­me­ti, a.g.e., s. 632.

123. A. Ze­ki Ve­li­di To­gan, Oğuz Des­ta­nı Re­şi­ded­din Oğuz­nâ­me­si Ter­cü­me ve Tah­li­li (2. bsk.), En­de­run Ki­ta­be­vi, İs­tan­bul 1982, s. 49-52.

124. Ebul­ga­zi Ba­ha­dı Han, Şe­ce­re-i Te­ra­ki­me (Türk­men­le­rin Soy­kü­tü­ğü), haz. Zu­hal Kar­gı Öl­mez, Si­murg Ya­yın­cı­lık, An­ka­ra 1996, s. 244-246.

125. DK, s. 131, 134.

126. Os­man Tu­ran, Oni­ki Hay­van­lı Türk Tak­vi­mi, Dil ve Ta­rih-Coğ­raf­ya Fa­kül­te­si Ya­yın­la­rın­dan, İs­tan­bul 1941, s. 24.

127. DLT, I, s. 347.

128. Şe­şen, a.g.e., s. 158.

129. a.g.e., s. 168.

130. Ro­ux, Al­tay Türk­­le­rin­de Ölüm, s. 67.

131. M. Mo­hag­hegh, “Bey­rû­nî’nin Rü­ya­sı­nın Ga­zan­fer-i Tab­rî­zî Ta­ra­fın­dan Açık­lan­ma­sı”, Ulus­la­ra­ra­sı İbn Türk, Hâ­rez­mî, Fâ­râ­bî, Bey­rû­nî ve İbn Sî­nâ Sem­poz­yu­mu Bil­di­ri­le­ri (An­ka­ra, 9-12 Ey­lül 1985), Ata­türk Kül­tür Mer­ke­zi Ya­yı­nı, An­ka­ra 1990, s. 49.

132. Tu­ran, a.g.e., s. 101.

133. Di­vit­çi­oğ­lu, a.g.e., s. 76.

134. Tu­ran, a.g.e., s. 103.

135. Öz­kan İz­gi, “Hun­lar, Gök­türk­ler ve Uy­gur­lar­da Ge­le­nek­sel Fes­ti­val ve Eğ­len­ce­ler”, İ.Ü. Ed. Fak. Ta­rih Der­gi­si, sa­yı: 31, 1977, s. 30.

136. a.g.e., s. 32.

137. a.g.e., s. 30 d.n.

138. Köp­rü­lü, a.g.e., s. 88.

139. Şe­şen, a.g.e., s. 47.

140. DLT I, s. 53.

141. DLT I, s. 146

142. DLT I, s. 53.

143. Köp­rü­lü, a.g.e., s. 61.

144. Ak­soy, De­yim­ler Söz­lü­ğü.

145. DLT I, s. 347.

146. Tu­ran, a.g.e., s. 91 v.d.

147. a.g.e., s. 97.

148. “R. Rah­me­ti, Tur­kisc­he Tur­fan-Tex­te”den ak­ta­ran: Tu­ran, a.y. (Gü­nü­müz Türk­çe­si­ne ta­ra­fı­mız­dan çev­ril­miş­tir.)

149. DLT I, s. 228.

150. DLT I, s. 46.

151. Re­şit Rah­me­ti Arat, “Türk­ler­de Ta­rih Zap­tı”, Ma­ka­le­ler, s. 159-160.

152. KB, b. 4926.

153. KB, b. 4386.

154. V. Be­şev­li­yev, “Pro­to-Bul­gar Di­ni”, Bel­le­ten, cilt: IX, sa­yı: 34, Ni­san 1945, s. 234-235.

155. a.g.e., a.y.

156. a.g.e., a.y.

157. Joz­sef De­ér, “İs­tep Kül­tü­rü”, A.Ü. D.T.C.F. Der­gi­si, cilt: XII, sa­yı: 1, 2, Mart-Ha­zi­ran 1954, s. 174.

158. Tu­ran, a.g.e., s. 36 d.n.

159. Be­şev­li­yev, a.g.e., s. 247.

160. a.g.e., s. 233.

161. Köp­rü­lü, a.g.e., s. 97.

162. An­ne­ma­rie Schim­mel, Sa­yı­la­rın Es­ra­rı, Ver­ka Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1997, s. 252.

163. a.g.e., s. 250.

164. Bang, Rah­me­ti, a.g.e., s. 614.

165. a.g.e., s. 622.

166. a.g.e., s. 636.

167. DK, s. 12.

168. DK, s. 58.

169. DK, s. CCCIV.

170. Ha­mi­de De­mi­rel, Türk Des­tan­la­rın­da Gü­zel­lik, Des­tan, Ma­sal ve Din Un­sur­la­rı ile Ya­ban­cı Des­tan­lar­da Türk Kah­ra­man­lar, Ötü­ken Neş­ri­yat, İs­tan­bul 1999, s. 106.

171. DK, s. 67.

172. DK, s. 74.

173. DK, s. 143.

174. DK, s. 134.

175. DLT III, s. 143.

176. Ab­dül­ka­dir İnan, Ta­rih­te ve Bu­gün Şa­ma­nizm Ma­ter­yal­ler ve Araş­tır­ma­lar, TTK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1986, s. 190.

177. KB, b. 4381.

178. Ta­lat Te­kin, “Ka­ra­han­lı Dö­ne­mi Türk Şi­iri”, Türk Di­li, yıl: 36, cilt: LI, sa­yı: 409, Ocak 1986, s. 108.

179. DLT II, s. 234.

180. DLT I, s. 41.

181. DLT III, s. 41.

182. DLT II, s. 335.

183. DLTIII, s. 106.

184. KB, b. 1388-1389.

185. KB, b. 6055-6056.

186. KB, b. 1586.

187. Esin, Türk Kos­mo­lo­ji­si, s. 1.

188. Mü­ba­hat Tür­ker-Kü­yel, “Türk­ler­de Ada­let Kav­ra­mı­nın On­to­lo­jik Bir Te­me­li Var mı­dır?”, Türk Ta­rih Kong­re­si Kong­re­ye Su­nu­lan Bil­di­ri­ler III cilt, TTK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1991, s. 736.

189. Esin, Türk Kül­tür Ta­ri­hi İç As­ya’da­ki Er­ken Saf­ha­lar, s. 3.

190. ETY, s. 62.

191. Ta­lat Te­kin, “Kök­türk Ya­zıt­la­rın­da­ki De­yim­ler Üze­ri­ne II”, Türk Di­li, cilt: VI, sa­yı: 68, 1 Ma­yıs 1957, s. 425.

192. Sa­adet­tin Gö­meç, Kök Türk Ta­ri­hi, Türk­soy Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1997, s. 73-76.

193. KB, b. 3312, 4640 v.d.

194. KB, b. 4811, 4831 v.d.

195. DLT I, s. 44.

196. DLT III, s. 190.

197. DLT III, s. 425.

198. DLT I, s. 225.

199. DLTII, s. 55.

200. DLT II, s. 304.

201. KB, b. 5688.

202. KB, b. 1369.

203. DLT II, s. 67.

204. DLT I, s. 477.

205. DLT II, s. 67.

206. a.g.e., a.y.

207. a.g.e., a.y.

208. DLT II, s. 321.

209. a.g.e., a.y.

210. DLT III, s. 55.

211. a.g.e., s. 273.

212. a.g.e., s. 311.

213. a.g.e., s. 299.

214. DLT II, s. 101.

215. a.g.e., s. 77.

216. DLT III, s. 191.

217. Ga­ba­in, a.g.e., s. 87.

218. KB, b. 554, 1213, 2523 v.d.

219. DLT III, s. 355.

220. KB, b. 1406, 3530 v.d.

221. KB, b. 2286-2289.

222. KB, b. 2297.

223. DLT I, s. 146.

224. KB, b. 557.

225. KB, b. 4927.

226. KB, b. 4385.

227. KB, b. 1857.

228. Edib Ah­med B. Mah­mut Yük­ne­kî, Ata­be­tü’l-Ha­ka­yık (2. bsk.), TDK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1992, s. 86.

229. DLT III, s. 233.

230. KB, b. 251.

231. KB, b. 4924-4930.

232. KB, b. 6093.

233. KB, b. 1742.

234. Ga­ba­in, a.g.e., s. 96.

235. DLT I, s. 103.

236. KB, b. 6451.

237. KB, b. 6588.

238. KB, b. 3605-3606.

239. KB, b. 3605-3606.

240. DK, s. 31.

241. DK, s. 63.

242. DK, s. 32.

243. Ke­mal Ab­dul­lah, Giz­li De­de Kor­kut, Ötü­ken Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1997, s. 154.

244. a.g.e., s. 70.

245. DK, s. 145. 

246. Tah­sin Ban­gu­oğ­lu, Türk­çe­nin Gra­me­ri, TDK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1990, s. 228.

247. KB, b. 3557.

248. Ni­zâ­mü’l-Mülk, Si­yâ­set-nâ­me, TTK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1999, s. 7, 8.

249. Gi­ra­ud, a.g.e., s. 236.

250. a.g.e., a.y.

251. ETY, s. 83.

252. ETY, s. 41.

253. ETY, s. 62.

254. ETY, s. 38.

255. ETY, s. 168.

256. ETY, s. 66.

257. ETY, s. 591.

258. ETY, s. 534.

259. Ro­ux, Al­tay Türk­le­rin­de Ölüm, s. 65.

260. ETY, s. 130.

261. Gi­ra­ud, s. 169-171.

262. a.g.e., s. 284.

263. a.g.e., s. 285.

264. a.g.e., s. 190.

265. Je­an-Pa­ul Ro­ux, Or­ta As­ya Ta­rih ve Uy­gar­lık, Ka­bal­cı Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 2001, s. 145.

266. ETY, s. 43.

267. ETY, s. 41.

268. Gök­han Yıl­maz, Ku­tad­gu Bi­lig’de ve Ku­tad­gu Bi­lig Ön­ce­sin­de Dev­let Dü­şün­ce­si, Ya­yım­lan­ma­mış Yük­sek Li­sans Te­zi, İ.Ü. Sos­yal Bi­lim­ler Ens­ti­tü­sü Fel­se­fe Ana­bi­lim Da­lı, İs­tan­bul 2001, s. 86.

269. DLT I, s. 345.

270. Ba­ha­ed­din Ögel, Bü­yük Hun İm­pa­ra­tor­lu­ğu Ta­ri­hi II, Kül­tür Ba­kan­lı­ğı Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1981, s. 153.

271. Ab­dul­lah, a.g.e., s. 108-111.

272. Ba­ha­ed­din Ögel, Türk­ler­de Dev­let An­la­yı­şı (13. Yüz­yıl Son­la­rı­na Ka­dar), An­ka­ra 1982, s. 311.

273. Gi­ra­ud, a.g.e., s. 121.

274. ETY, s. 30.

275. ETY, s. 35.

276. To­gan, a.g.e., s. 61.

277. a.g.e., s. 53.

278. a.g.e., s. 49.

279. ETY, s. 29.

280. ETY, s. 24.

281. S. G. Klyas­tor­nıy, “Or­ta As­ya Mil­let­le­ri­nin Arap­la­ra Kar­şı Mü­ca­de­le­le­ri­ne Da­ir (Or­hun Ya­zıt­la­rı­na Gö­re)”, Bel­le­ten, cilt: XXVI, sa­yı: 104, Ekim 1962, s. 769.

282. Re­né Gi­ra­ud, “Ton­yu­kuk’un Or­hon’dan Te­mir Ka­pı’ya Gi­diş Yo­lu”, V. Türk Ta­rih Kong­re­si Teb­liğ­ler, TTK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1960, s. 321.

283. ETY, s. 106.

284. ETY, s. 28.

285. ETY, s. 100.

286. ETY, s. 43.

287. ETY, s. 27.

288. ETY, s. 40.

289. S. Ya. Bay­ça­rov, Av­ru­pa’nın Es­ki Türk Ru­nik Abi­de­le­ri, Kül­tür Ba­kan­lı­ğı Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1996, s. X.

290. Jo­seph Ne­ed­ham, Do­ğu­lu İn­san ve Za­man & Be­şe­rî Hu­kuk ve Ta­bi­at Ka­nun­la­rı, İz Ya­yın­cı­lık, İs­tan­bul 2000, s. 28.

291. To­gan, a.g.e., s. 91.

292. Os­man Fik­ri Sert­ka­ya, “Kül Ti­gin mi ~Köl Ti­gin mi?”, Gök­türk Ta­ihi­nin Me­se­le­le­ri, T.K.A.E. Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1995, s. 310.

293. To­gan, a.g.e., s. 82.

294. DLT I, s. 53.

295. Ab­dul­lah, a.g.e., s. 17.

296. Ro­ux, Al­tay Türk­le­rin­de Ölüm, s. 53.

297. Gu­mi­löv, a.g.e., s. 125.

298. İnan, Ta­rih­te ve Bu­gün Şa­ma­nizm, s. 190-191.

299. Ya­şar Ço­ruh­lu, Türk Mi­to­lo­ji­si­nin Ana­hat­la­rı, Ka­bal­cı Ya­yı­ne­vi, İs­tan­bul 2002, s. 121.

300. DLT II, s. 335.

301. KB, b. 2286.

302. Ro­ux (ak­ta­ran), Al­tay Türk­le­rin­de Ölüm, s. 66.

303. DLT III, s. 59.

304. DK, s. 15, 30, 58, 74, 97, 144, 151.

305. Ga­ba­in, a.g.e., s. 54.

306. KB, b. 1211.

307. KB, b. 1474.

308. ETY, s. 512.

309. ETY, s. 554.

310. ETY, s. 315.

311. ETY, s. 100.

312. Ra­ma­zan Şe­şen, “Kla­sik İs­lâm Kay­nak­la­rı­na Gö­re Es­ki Türk­le­rin Di­ni ve Şa­man Ke­li­me­si­nin Men­şei”, İbn Faz­lan Se­ya­hat­na­me­si, Be­dir Ya­yı­ne­vi, İs­tan­bul 1995, s. 160.

313. DK, s. 77.

314. Ba­ha­ed­din Ögel, Türk Mi­to­lo­ji­si (Kay­nak­la­rı ve Açık­la­ma­la­rı ile Des­tan­lar), II. cilt, TTK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1995, s. 588.

315. DLT III, s. 339.

316. DK, s. 1.

317. DLT III, s. 65.

318. Ro­ux, a.g.e., s. 184.

319. Ba­ha­ed­din Ögel, İs­lâ­mi­yet­ten Ön­ce Türk Kül­tür Ta­ri­hi Or­ta As­ya Kay­nak ve Bu­lun­tu­la­rı­na Gö­re (3. bsk.), TTK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1988, çok yer­de.

320. Ro­ux, a.g.e., s. 75.

321. Ögel, a.g.e., s. 159-161.

322. Ta­lat Te­kin, “İs­lâm Ön­ce­si Türk Şi­iri”, Türk Di­li, cilt: LI, sa­yı: 409, Ocak 1986, s. 31.

323. Thom­sen, a.g.e., s. 173.

324. Bay­ça­rov, a.g.e., s. 85 ve di­ğer yer­ler­de.

325. İnan, a.g.e., s. 176.

326. Os­man Ne­dim Tu­na, “Kök­türk Ya­zıt­la­rın­da ‘Ölüm’ Kav­ra­mı ile İl­gi­li Ke­li­me­ler ve ‘ker­gek bol-’ De­yi­mi­nin İzâ­hı”, VI­II. Türk Dil Ku­rul­ta­yın­da Oku­nan Bi­lim­sel Bil­di­ri­ler 1957, An­ka­ra 1960.

327. Ro­ux, a.g.e., s. 157.

328. Ro­ux, Türk­le­rin ve Mo­ğol­la­rın Es­ki Di­ni, s. 214.

329. DLT I, s. 44.

330. Ro­ux, a.g.e., s. 212 d.n.

331. ETY, s. 44.

332. Tu­na, a.g.e., s. 146.

333. DLT I, s. 228.

334. Tu­na, a.g.e., s. 139.

335. Wil­helm Rad­loff, Ma­nas Des­ta­nı, haz. Emi­ne Gür­soy Nas­ka­li, Türk­soy Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1995, s.93.

336. İnan, a.g.e., s. 98.

337. KB, b. 6065.

338. Şe­şen, İs­lâm Coğ­raf­ya­cı­la­rı­na Gö­re Türk­ler..., s. 193.

339. Gü­nay-Gün­gör, a.g.e., s. 73.

340. Ögel, a.g.e., s. 131.

341. Ro­ux, Al­tay Türk­le­rin­de Ölüm, s. 295.

342. a.g.e., s. 300.

343. Ca­fe­roğ­lu, Es­ki Uy­gur Türk­çe­si Söz­lü­ğü.

344. DLT I, s. 354.

345. DLT I, s. 185; II, s. 43.

346. Ro­ux, a.g.e., s. 285-289.

347. a.g.e., s. 305.

348. a.g.e., s. 306.

349. Köp­rü­lü, a.g.e., s. 88.

350. İnan, a.g.e., s. 192.

351. İbn Faz­lan, Se­ya­hat­nâ­me, Be­dir Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1995, s. 40.

352. DLT III, s. 143; I, s. 398.

353. KB, b. 1564, 4577.

354. ETY, s. 52.

355. Rad­loff, a.g.e., s. 112.

356. Köp­rü­lü, a.g.e., s. 100.

357. DLT II, s. 6.

358. DLT III, s. 212.

359. DLT III, s. 221.

360. ETY, s. 555.

361. ETY, s. 315.

362. ETY, s. 329.

363. Köp­rü­lü, a.g.e., s. 87 d.n.

364. ETY, söz­lük.

365. Ca­fe­roğ­lu, Es­ki Uy­gur Türk­çe­si Söz­lü­ğü.

366. DLT I, s. 356.

367. Ga­ba­in, a.g.e., s. 55.

368. a.g.e., s. 39.

369. Gi­ra­ud, Gök­türk İm­pa­ra­tor­lu­ğu, s. 176.

370. DLT III, s. 62-63.

371. Köp­rü­lü, a.g.e., s. 119.

372. a.g.e., s. 115.

373. A. Ca­fe­roğ­lu, “Tuk­yu ve Uy­gur­lar­da Han Ün­van­la­rı”, Türk Hu­kuk ve İk­ti­sat Ta­ri­hi Mec­mu­ası, cilt: 1, İs­tan­bul 1931, s. 119.

374. ETY, s. 34.

375. DLT I, s. 65.

376. Ögel, Türk­ler­de Dev­let An­la­yı­şı, s. 194.

377. Yıl­maz, a.g.e., s. 79.

378. KB, b. 229.

379. KB, b. 5573.

380. DLT III, s. 384.

381. S. G. Klyash­torny / T. İ. Sul­ta­nov, Türk’ün Üç Bin Yı­lı, Se­len­ge Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 2003, s. 154.

382. Ro­ux, Türk­le­rin ve Mo­ğol­la­rın Es­ki Di­ni, s. 232.

383. Klyash­torny / Sul­ta­nov, a.g.e., s. 155.

384. To­gan, a.g.e., s. 32.

385. Ab­dul­lah, a.g.e., s. 97.

386. Ga­ba­in, a.g.e., s. 86.

387. Esin, İs­lâ­mi­yet­ten Ön­ce­ki Türk Kül­tür Ta­ri­hi, s. 89.

388. ETY, s. 121, 482, 512, 526, 532, 551, 568.

389. ETY, s. 568.

390. ETY, s. 512.

391. ETY, s. 172.

392. ETY, s. 26, 28, 58.

393. ETY, s. 83-84. 

 

KAY­NAK­LAR: 

AB­DUL­LAH, Ke­mal, Giz­li De­de Kor­kut, Ötü­ken Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1977

AK­SOY, Ömer Asım, De­yim­ler Söz­lü­ğü, İn­kı­lap Ki­ta­be­vi, İs­tan­bul 1988.

ARAT , R. Rah­me­ti, “Türk­ler­de Ci­het Mef­hu­mu ve Bu­nun İle İl­gi­li Tâ­bir­ler”, Ma­ka­le­ler, cilt I, Türk Kül­tü­rü­nü Araş­tır­ma Ens­ti­tü­sü Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1987

ARAT, Re­şit Rah­me­ti, “Türk­ler­de Ta­rih Zap­tı”, Ma­ka­le­ler I, An­ka­ra, 1987. 

BANG, W. ve Rah­me­ti, G. R., “Oğuz Ka­ğan Des­ta­nı”, Re­şit Rah­me­ti Arat, Ma­ka­le­ler I, An­ka­ra 1987. 

BAN­GU­OĞ­LU, Tah­sin, Türk­çe­nin Gra­me­ri, Türk Dil Ku­ru­mu Ya­yı­nı, An­ka­ra 1990.

BAY­ÇA­ROV, S. Ya., Av­ru­pa’nın Es­ki Türk Ru­nik Abi­de­le­ri, Kül­tür Ba­kan­lı­ğı Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1996.

BE­ŞEV­Lİ­YEV, V., “Pro­to-Bul­gar Di­ni”, Bel­le­ten, cilt IX, sa­yı: 34, Ni­san 1945.

CA­FE­ROĞ­LU, Ah­met, Türk Di­li Ta­ri­hi I-II (3. bsk.), En­de­run Ki­ta­be­vi, İs­tan­bul 1984.

CA­FE­ROĞ­LU , Ah­met, Es­ki Uy­gur Türk­çe­si Söz­lü­ğü (3. bsk.), En­de­run Ki­ta­be­vi, İstan­bul 1933.

CA­FE­ROĞ­LU , A., “Tuk­yu ve Uy­gur­lar­da Han Ün­van­la­rı”, Türk Hu­kuk ve İk­ti­sat Ta­ri­hi Mec­mu­ası, cilt 1, İs­tan­bul 1931.

ÇO­RUH­LU, Ya­şar, Türk Mi­to­lo­ji­si­nin Ana­hat­la­rı, Ka­bal­cı Ya­yı­ne­vi, İs­tan­bul 2002.

DE­ÉR, Joz­sef, “İs­tep Kül­tü­rü”, An­ka­ra Üni­ver­si­te­si Dil ve Ta­rih-Coğ­raf­ya Fa­kül­te­si Der­gi­si, cilt XII, sa­yı: 1, 2, Mart-Ha­zi­ran 1954.

DE­Mİ­REL, Ha­mi­de, Türk Des­tan­la­rın­da Gü­zel­lik, Des­tan, Ma­sal ve Din Un­sur­la­rı ile Ya­ban­cı Des­tan­lar­da Türk Kah­ra­man­lar, Ötü­ken Neş­ri­yat, İs­tan­bul 1995.

Der­le­me Söz­lü­ğü IX (2. bsk.), Türk Dil Ku­ru­mu Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1993.

Dİ­VİT­Çİ­OĞ­LU, Sen­cer, Kök Türk­ler (2. bsk.), Ya­pı Kre­di Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 2000.

Ebul­ga­zi Ba­ha­dır Han, Şe­ce­re-i Te­râ­ki­me (Türk­men­le­rin Soy­kü­tü­ğü), haz. Zu­hal Kar­gı Öl­mez, Si­murg Ya­yın­cı­lık, An­ka­ra 1996.

Edip Ah­med B. Mah­mud Yük­ne­kî, Ata­be­tü’l-Ha­ka­yık (2. bsk.), TDK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1992.

ELİ­ADE, Mir­cea, Şa­ma­nizm, İm­ge Ki­ta­be­vi, An­ka­ra 1999.

ELİ­ADE, Mir­cea, Din­sel İnanç­lar ve Dü­şün­ce­ler Ta­ri­hi, cilt II, Ka­bal­cı Ya­yı­ne­vi, İs­tan­bul 2003.

ER­GİN, Mu­har­rem, Or­hun Abi­de­le­ri (3. bsk.), Bo­ğa­zi­çi Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1975.

ER­HAT, Az­ra, Mi­to­lo­ji Söz­lü­ğü (5. bsk.), Rem­zi Ki­ta­be­vi, İs­tan­bul1993.

ESİN, Emel, İs­lâ­mi­yet­ten Ön­ce­ki Türk Kül­tür Ta­ri­hi ve İs­lâ­ma Gi­riş (Türk Kül­tü­rü El Ki­ta­bı, II. cilt, 1/b’den ay­rı ba­sım), Ede­bi­yat Fa­kül­te­si Mat­ba­ası, İs­tan­bul 1978.

ESİN, Emel, Türk Kos­mo­lo­ji­si (İlk De­vir Üze­ri­ne Araş­tır­ma­lar), Ed. Fak. Mat­ba­ası, İs­tan­bul 1979.

ESİN, Emel, Türk Kül­tür Ta­ri­hi İç As­ya’da­ki Er­ken Saf­ha­lar, Ata­türk Kül­tür Mer­ke­zi Ya­yı­nı, An­ka­ra 1985.

GA­BA­IN, A. von, Es­ki Türk­çe­nin Gra­me­ri, TDK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1995.

GI­RA­UD, Re­né, Gök­türk İm­pa­ra­tor­lu­ğu, Ötü­ken Neş­ri­yat, İs­tan­bul 1999.

GI­RA­UD, Re­né, “Ton­yu­kuk’un Or­hon’dan Te­mir Ka­pı’ya Gi­diş Yo­lu”, V. Türk Ta­rih Kong­re­si Teb­liğ­ler, Türk Ta­rih Ku­ru­mu Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1960.

GÖK­YAY, Or­han Şa­ik (haz.), De­dem Kor­ku­dun Ki­ta­bı, Mil­li Eği­tim Ba­kan­lı­ğı Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 2000.

GÖ­MEÇ, Sa­adet­tin, Kök Türk Ta­ri­hi, Türk­soy Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1997.

GRİ­MAL, Pi­er­re, Mi­to­lo­ji Söz­lü­ğü Yu­nan ve Ro­ma, Sos­yal Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1997.

GU­MI­LÖV, L. N., Es­ki Türk­ler, Bir­le­şik Ya­yın­cı­lık, İs­tan­bul 1999.

GÜ­NAY, Ün­ver - GÜN­GÖR, Ha­run, Baş­lan­gıç­tan Gü­nü­mü­ze Türk­le­rin Di­ni Ta­ri­hi, Ocak Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1997.

GÜN­GÖR, Ha­run, “La Re­li­gi­on Des Turcs Et Des Mon­gols (Türk­le­rin ve Mo­ğol­la­rın Es­ki Di­ni)”, Türk Bu­dun Bi­li­mi Araş­tır­ma­la­rı, Kı­vıl­cım Ya­yın­la­rı, Kay­se­ri 1998.

İbn Faz­lan, Se­yahat­nâ­me, Be­dir Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1995.

İb­nü-Mü­hen­nâ Lû­ga­ti (İs­tan­bul Nüs­ha­sı­nın Türk­çe Bö­lü­ğü­nü­nün En­dek­si­dir), haz. Ab­tul­lah Bat­tal, TDK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1988.

İNAN, Ab­dül­ka­dir, Es­ki Türk Di­ni Ta­ri­hi, Kül­tür Ba­kan­lı­ğı Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1976.

İNAN Ab­dül­ka­dir, Ta­rih­te ve Bu­gün Şa­ma­nizm Ma­ter­yal­ler ve Aaş­tır­ma­lar, TTK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1986.

İZ­Gİ, Öz­kan, “Hun­lar, Gök­türk­ler ve Uy­gur­lar­da Ge­le­nek­sel Fes­ti­val ve Eğ­len­ce­ler”, İs­tan­bul Üni­ver­si­te­si Ede­bi­yat Fa­kül­te­si Ta­rih Der­gi­si, sa­yı 31, 1977.

KA­FE­SOĞ­LU, İb­ra­him, Türk Mil­lî Kül­tü­rü, Bo­ğa­zi­çi Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1988.

Kaş­gar­lı Mah­mut, Di­va­nü Lû­gat-it-Türk (3. bsk.), çev. Be­sim Ata­lay, TDK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1992.

KA­YA, Kor­han, Hint Mi­to­lo­ji­si Söz­lü­ğü, İm­ge Ki­ta­be­vi, An­ka­ra 1997.

KİN­DÎ, Fel­se­fî ri­sâ­le­ler, İz Ya­yın­cı­lık, İs­tan­bul 1994.

KLYASHTOR­NIY, S. G. / SULTANOV, T. İ., Türk’ün Üç Bin Yı­lı, Se­len­ge Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 2003.

KLYASHTORNIY, S. G. “Or­ta As­ya Mil­let­le­ri­nin Arap­la­ra Kar­şı Mü­ca­de­le­le­ri­ne Da­ir (Or­hun Ya­zıt­la­rı­na Gö­re)”, Bel­le­ten, cilt XXVI, sa­yı 104, Ekim 1962.

KÖP­RÜ­LÜ, Fu­ad, Ede­bi­yat Araş­tır­ma­la­rı (3. bsk.), TTK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1999.

Mar­co Po­lo, Mar­co Po­lo’nun Ge­zi­ler Ki­ta­bı, Yol Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1985.

MOHAGHEGH, M., “Bey­rû­nî’nin Rü­ya­sı­nın Ga­zan­fer-i Tab­rî­zî Ta­ra­fın­dan Açık­lan­ma­sı”, Ulus­la­ra­ra­sı İbn Türk, Ha­rez­mî, Fâ­râ­bî, Bey­rû­nî ve İbn Sî­nâ Sem­poz­yu­mu Bil­di­ri­le­ri (An­ka­ra, 9-12 Ey­lül 1985), Ata­türk Kül­tür Mer­ke­zi Ya­yı­nı, An­ka­ra 1990.

NASR, Sey­yid Hü­se­yin, İs­lâm Koz­mo­lo­ji Öğ­re­ti­le­ri­ne Gi­riş, İn­san Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1985.

NE­ED­HAM, Jo­seph, Do­ğu­lu İn­san ve Za­man & Be­şe­rî Hu­kuk ve Ta­bi­at Ka­nun­la­rı, İz Ya­yın­cı­lık, İs­tan­bul 2000.

Ni­zâ­mü’l-Mülk, Si­yâ­set-nâ­me, TTK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1999.

OR­KUN, Hü­se­yin Na­mık, Es­ki Türk Ya­zıt­la­rı, TDK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1986.

ÖGEL, Ba­ha­ed­din, Bü­yük Hun İm­pa­ra­tor­lu­ğu Ta­ri­hi II, Kül­tür Ba­kan­lı­ğı Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1981.

ÖGEL, Ba­ha­ed­din, Türk­ler­de Dev­let An­la­yı­şı (13. Yüz­yıl Son­la­rı­na Ka­dar), An­ka­ra 1982.

ÖGEL, Ba­ha­ed­din, İs­lâ­mi­ye­ten Ön­ce Türk Kül­tür Ta­ri­hi Or­ta As­ya Kay­nak ve Bu­lun­tu­la­rı­na Gö­re (3. bsk.), TTK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1988.

ÖGEL, Ba­ha­ed­din, Türk Kül­tü­rü­nün Ge­liş­me Çağ­la­rı (3. bsk.), Türk Dün­ya­sı Araş­tır­ma­la­rı Vak­fı Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1988.

ÖGEL, Ba­ha­ed­din, Türk Mi­to­lo­ji­si (Kay­nak­la­rı ve Açık­la­ma­la­rı ile Des­tan­lar), I. cilt, TTK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1993.

ÖGEL, Ba­ha­ed­din, Türk Mi­to­lo­ji­si (Kay­nak­la­rı ve Açık­la­ma­la­rı ile Des­tan­lar), II. cilt, TTK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1995.

RAD­LOFF, Wil­helm, Ma­nas Des­ta­nı, haz. Emi­ne Gür­soy Nas­ka­li, Türk­soy Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1995.

RO­UX, Je­an-Pa­ul, Türk­le­rin ve Mo­ğol­la­rın Es­ki Di­ni, İşa­ret Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1994.

RO­UX, Je­an-Pa­ul, Al­tay Türk­le­rin­de Ölüm, Ka­bal­cı Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1999.

RO­UX, Je­an-Pa­ul, Or­ta As­ya Ta­rih ve Uy­gar­lık, Ka­bal­cı Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 2001.

SCHIM­MEL, An­ne­ma­rie, Sa­yı­la­rın Es­ra­rı, Ver­ka Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1997.

SCHMIDTH, P. W., “Tu­kue’le­rin Di­ni”, İ.Ü.Ed. Fak. Türk Di­li ve Ede­bi­ya­tı Der­gi­si, C. XIV’den ay­rı ba­sım, İs­tan­bul 1966.

SERT­KA­YA, Os­man Fik­ri, “Kül Ti­gin mi ~ Köl Ti­gin mi?”, Gök­türk Ta­ri­hi­nin Me­se­le­le­ri, T.K.A.E. Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1995.

SÜ­MER, Fa­ruk, Oğuz­lar (Türk­men­ler) Ta­rih­le­ri - Boy Teş­ki­lâ­tı - Des­tan­la­rı, T.D.A.V. Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1992.

ŞE­ŞEN, Ra­ma­zan, İs­lâm Coğ­raf­ya­cı­la­rı­na Gö­re Türk­ler ve Türk Ül­ke­le­ri (2. bsk.), T.K.A.E. Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1998.

ŞE­ŞEN, Ra­ma­zan, “Kla­sik İs­lâm Kay­nak­la­rı­na Gö­re Es­ki Türk­le­rin Di­ni ve Şa­man Ke­li­me­si­nin Men­şei”, İbn Faz­lan Se­ya­hat­nâ­me­si, Be­dir Ya­yı­ne­vi, İs­tan­bul 1995.

Ta­ra­ma Söz­lü­ğü, V, 2. bsk., TDK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1996.

TE­KİN, Ta­lat, Or­hon Ya­zıt­la­rı, Si­murg Ya­yın­cı­lık, İs­tan­bul 1998.

TE­KİN, Ta­lat, “Kök­türk Ya­zıt­la­rın­da­ki De­yim­ler Üze­ri­ne II”, Türk Di­li, c. VI, sa­yı:68, 1 Ma­yıs 1957.

TE­KİN, Ta­lat, “İs­lâm Ön­ce­si Türk Şi­iri”, Türk Di­li, c. LI, sa­yı: 409, Ocak 1986.

THOM­SEN, V., Or­hon Ya­zıt­la­rı Araş­tır­ma­la­rı, çev. ve haz. Ve­dat Kö­ken, TDK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 2002.

TO­GAN, A. Ze­ki Ve­li­di, Oğuz Des­ta­nı Re­şi­ded­din Oğuz­nâ­me­si Ter­cü­me ve Tah­li­li, (2. bsk.), En­de­run Ki­ta­be­vi, İs­tan­bul 1982.

TU­NA, Os­man Ne­dim, “Kök­türk Ya­zıt­la­rın­da ‘ölüm’ Kav­ra­mı İle İl­gi­li Ke­li­me­ler ve ‘ker­gek bol-’ De­yi­mi­nin İzâ­hı”, VI­II. Türk Dil Ku­rul­ta­yın­da Oku­nan Bi­lim­sel Bil­di­ri­ler 1957, An­ka­ra 1960.

TU­RAN, Os­man, Oni­ki Hay­van­lı Türk Tak­vi­mi, D.T.C.F. Ya­yın­la­rın­dan, İs­tan­bul 1941.

TÜR­KER-Kü­yel, Mü­ba­hat, “Türk­ler­de Ada­let Kav­ra­mı­nın On­to­lo­jik Bir Te­me­li Var mı­dır?”, X. Türk Ta­rih Kong­re­si Kong­re­ye Su­nu­lan Bil­di­ri­ler, III. cilt, TTK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1991.

YIL­DI­RIM, Dur­sun, “Kök­türk Ça­ğın­da Tan­rı mı Tan­rı­lar mı Var­dı?” Türk Bi­ti­ği, Ak­çağ Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1998.

YIL­DI­RIM, Dur­sun, “Kök­türk Ya­zıt­la­rın­da Öd Ten­ri Ay­maz, Yag(g)ıl, ‘Ka­tıl’ Ol­maz” Türk Bi­ti­ği, Ak­çağ Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1998.

YIL­MAZ, Gök­han, Ku­tad­gu Bi­lig’de ve Ku­tad­gu Bi­lig Ön­ce­sin­de Dev­let Dü­şün­ce­si, Ya­yım­lan­ma­mış yük­sek li­sans te­zi, İs­tan­bul Üni­ver­si­te­si Sos­yal Bi­lim­ler Ens­ti­tü­sü Fel­se­fe Ana­bi­lim Da­lı, İs­tan­bul 2001.

Yu­suf Has Ha­cib, Ku­tad­gu Bi­lig, I. Me­tin (3. bsk.), haz. Re­şit Rah­me­ti Arat, TDK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1991; II, Çe­vi­ri (4. bsk.), çev. Re­şid Rah­me­ti Arat, TTK Ya­yın­la­rı, An­ka­ra 1988.