TURAN JEOPOLİTİĞİ

Altaylardan Tunaya

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür
Anasayfa

SIR HALFORD MACKINDER: EMPERYALİZMİN TEORİSYENİ

E-posta Yazdır PDF

BERNARD SEMMEL 

Tercüme: KADİR YILMAZ

MackinderHalford John Mackinder, modern coğrafya disiplininin kurucusu olarak tanınmasının yanında yüz yılı aşkın bir süredir aynı zamanda, Hitler ve [onun etrafında kümelenen stratejistlerin] hararetle savunuculuğunu yaptıkları[1] “jeopolitik biliminin” de çığır açıcısı olarak dünya ölçeğinde yaygın bir üne sahiptir. Bunun yanında, özellikle bir iktisat teorisyeni olarak ortaya koyduğu çalışmasının ve bir politikacı olarak sergilediği başarılarının, jeopolitik alanıyla ilgili yaptığı çalışmalarının yanında göz ardı edildiği görülmektedir. [Yirminci] yüzyılın henüz başında, Mackinder, Liberal-Emperyalistlerin Meclis içerisindeki asıl sözcülerinden biri durumundaydı ve hatta kabine üyelerinden biri olma yolunda emin adımlarla ilerlemekteydi. Bir serbest ticaret emperyalisti olarak, çok daha sonra Hobson ve Yeni-Marksistlerden Hilferding ve Luxemburg tarafından da üzerinde benzer çözümlemeler yapılan sermaye ihracı emperyalizminin eşsiz bir kavrayışını Mackinder’in söylemlerinde ve çalışmalarında bulmak mümkündür. Sonrasında, meclisin korumacılık programında göze çarpan ani değişiklikle birlikte ise, daha önce karşıt görüşte olduğu Yeni-Merkantilist emperyalizmin savunduklarıyla örtüşen beyanlarda bulunan Mackinder, kendisi için karşıt olan bu görüşün süreç içerisinde en önemli kamusal savunucularından biri haline gelmiştir.

Mackinder, 1861 yılında Gainsborough’da dünyaya geldi. Babası bir doktor olan Mackinder’in ilk ilgi alanlarını temel bilimler oluşturmaktaydı ve 1880 yılında canlılar biliminde uzmanlaşmayı düşünerek Oxford’a bağlı Christ Church’te fizikî bilimler alanına kaydını yaptırmıştı. Ne ki Mackinder, Oxford’a başladıktan sonra ilgilendiği alanların genişliğini, çeşitliliğini ve kendi kabiliyetlerinin ne yönde olduğunu fark etmiştir. Doğa bilimleri ve modern tarih alanlarını üstün başarı ile tamamlamasının yanında hukuk eğitimi de almıştır. Tüm bunların dışında, Mackinder’in kendisini coğrafyaya adeta adadığını görmekteyiz ki coğrafyanın akademik bir disiplin olarak kabul görmesinde en büyük katkıyı kendisinin yaptığı ifade edilmektedir. Temel bilimler, iktisat, tarih ve hukuk çalışmalarını coğrafyanın sınırları içerisinde uygulayan Mackinder, “tarihî coğrafya” adını verdiği bir alanın ortaya çıkmasına ön ayak olmuştur. Özellikle de 1885–1903 yılları arasında ülke çapında çok yaygın bir tanınırlığa kavuşan Mackinder, Büyük Britanya’nın dört bir yanından gelen genç dinleyicilere coğrafya konusunda dersler vermiştir. 1887 yılında Oxford’a Coğrafya Okutmanı olarak atanmış ve 1899 yılında ise ilk İngiliz coğrafya okulunun idarecisi olarak görevlendirilip aynı üniversitede coğrafya bölümünü kurmuştur.[2]

 

Mackinder çok uzun bir süre boyunca siyasetin içerisinde aktif bir oyuncu olarak yer almış, 1883 yılında Oxford Birliği Başkanı olmuş ve anlatıldığına göre tıpkı üniversitede öğrencilerine ders anlatmakta olduğu gibi kamusal ortamlarda da benzersiz olarak nitelenebilecek bir hatiplik sergilemiştir. 1890lar boyunca Liberal Parti’nin Emperyalist kanadında faaliyetlerini sürdürmüş ve Liberal Parti Başkanı olarak 1894–5 yılında Başbakanlık görevini yapmış olan Lord Rosebery’ye karşıt olan grup içerisinde yer almıştır. Liberal Emperyalistlerin içinde geleceğin başbakanlarından H. H. Asquith ve ileride Dış İşleri Bakanlığı ve Savaş Kabinesi Başkanlığı’nı yürütecek olan Sir Edward Grey ve R. B. Haldane, Gladstone Radikalizm’in mirasçıları olan partinin Radikal kanadına karşı muhalefet eden kişiler olarak göze çarpmaktaydılar. Radikaller, on dokuzuncu yüzyıl Liberalizmi’nin geleneksel laissez-faire anlayışını devam ettirmekle birlikte emperyalizm ve askeri vesayet rejimlerine karşı muhalif bir tutum izlemeyi sürdürüyorlardı. Liberal-Emperyalistler ise sosyal reformların devamını ve üslerin de aynı zamanda korunması gerektiğini düşünüyorlardı.[3] Lord Rosebery, iki muhalif görüşü bir söylem içerisinde birleştirerek şöyle diyordu: “bir imparatorluk ki ilk şartı emperyal bir ırka dayanması” ve sözlerine şunu da ekleyerek düşüncesini tamamlıyordu: “kenar mahallelerde ya da yoksul semtlerde ayakta kalma savaşı veren böyle bir topluluk imparatorluğu hiçbir surette kaldıramaz.”[4] Ve bu tam da Mackinder’in konuyla ilgili durduğu noktaydı.

Liberalizmin hem Radikal ve hem de Emperyalist kanatlarını tek bir platformda birleştiren ise yalnızca serbest ticaret idi. Radikaller, serbest ticaretin kozmopolitlik düşüncesi içerisinde hayatî bir öneme sahip olduğunu düşünüyorlardı. Diğer taraftan, Rosebery’nin takipçileri ve Mackinder içinse serbest ticaret, emperyalizmin iktisadî temelini oluşturmaktaydı. Serbest ticaret, İngiliz endüstrisinin dünya pazarlarında karşı konulmaz bir üstünlükte olduğu 1860lar ve 1870ler boyunca sorgulanması dahi düşünülemeyecek millî bir hakikat haline geldi. Ne var ki, seksenlerle birlikte özellikle Avrupa’daki çevre ülkelerde demir, çelik ve diğer metal ürünlerinin ticaretinin Almanya ve Amerika eksenli yapılmaya başlanması, İngiltere’de ekonominin korunması gerektiğini düşünenler içinde “Adil Ticaret” söylemlerinin yaygınlık kazanmasına yol açtı. İmparatorluk sınırlarının güçlü bağlarla yapılandırılması konusunda etkili olan kişilerden kurulu Emperyal Federasyon Kurulu üyeleri arasında seksenlerin hemen başında keskin bir ayrılık baş gösterdi ve ikiye bölünen kurul üyeleri arasındaki ilk grup İmparatorluğun ancak serbest ticaret ile ayakta kalabileceğini savunurken ikinci grup olan korumacı kanat ise İngiliz sanayisinin ve İmparatorluğu’nun ancak bir nevi emperyal Zollverein[5] sayesinde batmaktan kurtulabileceğini savunmuştur. Lord Rosebery, Kurul içerisinde serbest ticareti savunmayı ısrarla sürdürmüştür. Çünkü Rosebery, İmparatorluğun korunması noktasında sanayiye ikinci derecede bir önem atfedip, önem sıralamasında birinciliği donanmaya ve sermayeye vermekteydi.[6] Lord Rosebery’nin takipçileri devam eden süreçte, bir serbest ticaret imparatorluğu olma düşüncesinin teorik temellerine olan bağlılıklarını bir an olsun tartışma konusu bile etmediler; bununla birlikte onlar iktisatçı değil, siyasetçiydiler. Böyle olduğu için de, konu üzerine teorik bir çerçeve hazırlamak ve onun içeriğini doldurmak Halford Mackinder’e düşüyordu.

Liberal-Emperyalistler, İngiliz finans çevreleriyle yakın ilişkilere sahip kişiler olarak tanınmaktaydılar ve bu durum, 1899 yılında, Mackinder’in serbest ticaret emperyalizmi üzerine düşüncelerini bir dizi konferans eşliğinde Londra’daki Bankerler Topluluğu önünde açıklaması için oldukça uygun bir zemin hazırlamaktaydı. Bu konferans dizileri sırasında Mackinder, sanayinin ilgi alanları ve kârlılık beklentileriyle bu finans merkezlerinin ilgi alanlarını ve kâr beklentilerini dikkatli bir şekilde birbirlerinden ayırarak onları kendi yapıları içerisinde ele almaktaydı. Mackinder ısrarla, İngiliz sanayisinin çok sert bir yabancı rekabetiyle karşı karşıya olduğunu ve er geç İngiliz ticaretinin de benzer bir gerçekle yüzleşeceğini belirtiyordu. Yaşanan bu durum, “sınaî ve ticarî faaliyetlerin dünya ölçeğinde yayılması ve kendi içerisinde dengelenmesi” eğiliminin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktaydı. Ne var ki, sanayi ve ticaret dünyada ne kadar geniş bir alana yayılırsa yayılsın “tüm bunları denetimi altında tutacak bir merkeze” her zaman büyük bir ihtiyaç duyulacaktı. Çünkü “organik bir yapı olan insanda pek çok kas bulunmasına rağmen yalnızca bir tek beyin bulunmaktadır.” Pek çok “Yerel Takas Odası” bulunmasına rağmen yalnızca bir tek “Uluslar arası Takas Odası” bulunmaktadır. İngiltere’nin dünya ticaretinde iki yüzyıldır lider konumunda bulunuşu; İngiliz taşımacılık ticareti ve depolama sisteminin muazzam boyutlarda ve oldukça kârlı oluşu; “toplam refahın çok büyük bir kısmının elimizde toplanıyor” oluşu; “muazzam bir sermaye ihracı yaptığımız ve dünyadaki toplam sermayenin çok büyük bir kısmının bize ait” oluşu; Şehrin, “sermaye için en uygun Pazar ve bu yüzden de krediler ve faizler için en uygun yaşama yeri” oluşu gibi sebeplerden dolayı Mackinder’e göre Londra, bankaların toplanma merkezi olma özelliğini kendi kaderi olarak yaşamaya devam edecektir. Mackinder söylediklerinin “gerçekleşeceğini, zira bunun gayet mümkün olduğunu” belirtir ve asıl söylemek istediği noktaya getirir konuyu. “Londra şehrinin finansal önemi artmaya devam edecektir ve fakat bu durum, ancak tüm İngiltere’de sanayi de aynı oranda geliştikçe mümkün olabilecektir.”

Peki, böyle bir gelişme emperyalizme ne kazandıracaktı? “Cevabın gerçek anahtarını bize verecek olan,” Mackinder’in iddiasına göre “bizim serbest ticaret politikamız ile diğer ülkelerin korumacılığı arasındaki savaşta gizlidir. Çünkü bizler, sermayenin elinde toplandığı kişileriz ve ancak sermayeye sahip olanlar, zihinsel üretimlerle diğer ülkelerin emek yoğun katılımlarının bir arada oluşunun sağladığı ilerlemeden yararlanabilir. Zira ebediyen geçerli olan bir hakikat vardır: ‘yalnızca sahip olana daha fazlası verilir.’” Diğer güçler haliyle İngiltere’nin karşısında konumlanmış öfkeli bir cephe görüntüsü sergiliyorlar ve İngiltere’nin sermaye ihracını (demiryolu, makine ya da doğrudan sıcak para yatırımını) önleme arzusu taşıyorlardı. Mackinder, Darwinist söylemle uygunluk sergileyen şu görüşünü açıkça belirtmekten çekinmiyordu: “Bu bir savaş; milletlerin milletlere karşı yürüttüğü bir savaş. Dünya sathında İmparatorluğa karşı yürütülen gerçek bir savaş.” Ve söylediklerinin altını çizmek için de “bu savaş dünyadaki konumumuzun devamı için yapılmaktadır, çünkü bizler dünyanın en büyük borç vericileriyiz ve İmparatorluğumuzun daha fazla büyüyebilmesini sağlayacak en temel ayaklardan birini bu oluşturmaktadır” demekteydi.[7]

Boer Savaşı[8]’nın ortasında, 1900 yılında genel seçim çağrısı yapıldı ve Mackinder, Warwick’ten Liberallerin adayı olarak seçim yarışına katıldı. Her ne kadar o savaşın sürdürülmesinden yana olsa da, Radikaller ve Liberal Parti’nin ülke genelindeki destekleyicilerinin ve adaylarının büyük bir kısmı buna karşıydı. Mackinder yenilgiye uğradı. Liberal-Emperyalistler, savaş devam ederken Liberalizm’in ana gövdesinden iyiden iyiye uzaklaşmaya başlamışlardı ve 1901 yılının ortasında eski Başbakan Rosebery toplanma yeri olarak Liberal Şehir Kulübü’nde bir toplantı organize etti ve pek çoklarının da belirttiği üzere, bu toplantıyı düzenlemesindeki amacı “millî verimliliği” canlandıracak bir partinin kuruluşunu duyurmaktı.[9] Fabian sosyalizminin liderleri, Sidney ve Beatrice Webb ve Bernard Shaw, Liberal-Emperyalistlerin liderleriyle özellikle de Rosebery ve Haldane ile çok uzun zamandır samimî ilişkiler içindeydiler. Millî verimliliği hedefleyen bir partinin kurulacak olmasıyla ilgilenen Webbler ve Shaw kolektivist programlarıyla birlikte Rosebery ve takipçilerinin emperyalist partisine katılabileceklerini belirttiler.[10] Webler bir akşam yemeği düzenleyerek, olası partinin “beyin takımı” olarak, harekete hizmet etmeyi istediklerini göstermeyi amaçladılar. Tüm siyasî partilerin temsilcilerinin bulunduğu bir grup etkili kişiyi davet ettiler. Sidney Webb, Liberal-Emperyal partinin önde gelenlerinden olan Sir Edward Grey’e, B. Haldane’a ve Mackinder’e Ortak Etkinlilik Grubu’na katılıp katılmayacaklarını sordu.[11] 

Ticaret politikası üzerine yapılan tartışmalar, grubun daha ilk toplantılarında en önemli ayrışma noktalarından birini oluşturdu. Grup içerisinde korumacılığın en baş savunucusu, Fabian-destekli Londra İktisat Okulu’nun aşırı derecede emperyalist Yöneticisi W. A. S. Hewins bulunmaktaydı. 1903 yılının Ocak ayında düzenlenen üçüncü toplantıda, ayrıcalıklı gümrük konusu üzerinde çok ciddi tartışmalar yaşandı. Bu tartışmalarla ilgili Hewins otobiyografisinde “şimdiki fikir ayrılıkları açıkça gösteriyor ki Amery ve Maxse dışında benim görüşlerimi tamamen destekleyen kimse bulunmuyor”[12] demiştir. Liberal-Emperyalistler tek bir ses olarak serbest ticareti savunmaktaydılar. 1903 yılının Mayıs ayında Kolonilerden Sorumlu Bakan Joseph Chamberlain, serbest ticaret düşüncesiyle oyalandığı zamanları telâfi etmek istercesine tüm ülke çapında, gümrük reformlarını ve imparatorluğun önceliğini destekleyen geniş bir kampanya başlattı. Konu, Grubun toplantılarında daha da hararetli bir şekilde tartışılmaya başlandı. Liberal-Emperyalistlerin iki önemli ismi olan Grey ve Mackinder serbest ticaret hakkındaki fikirlerinde tereddüt duymaya başlamışlardı. Hem Hewins ve hem de Amery, onların gümrük reformunu desteklemeleri için yoğun çaba harcadılar. Grey, yine de bulunduğu konumda sıkı durmayı başardı. Diğer taraftan Mackinder, Amery tarafından ikna edildi ve Mackinder’in kendi eğretilemesiyle söyleyecek olursak, eğer Büyük Britanya büyük güçlerden biri olmayı sürdürmek istiyorsa beynin yanında kaslara da ihtiyaç duyacaktı.[13]           

Mackinder’in korumacı emperyalizm programına dönüşü Amery ve Maxse’nin tahmin ettiğinden de hızlı oldu ve Mackinder, korumacılığın toplum tarafından benimsenmesi için yürütülen kampanyalara doğrudan katıldı. Onu, yeni kurulmuş olan Gümrük Reformu Kurulu’nun düzenleyici başkanı olarak seçtirmek istiyorlardı. Ne var ki planları başarısızlığa uğradı.[14] Hewins Londra İktisat Okulu’nun Yöneticiliği görevinden istifa edip, önde gelen İngiliz sanayicilerden oluşan gümrük komisyonuna 1903 yılında başkanı olarak seçildiğinde, Webb onun yerine atanacak en uygun kişinin Mackinder olduğunu görmüştü. Bununla birlikte, Mackinder’in gümrük reformunu savunur hale gelişi onun Liberal Parti içerisinde “beklenen adam” olma konumunu tamamen sonlandırmıştı. Amery’nin anılarında da belirttiği üzere, eğer fakir değiştirmemiş olsaydı, Mackinder 1906 yılındaki Liberal Hükümeti[15] kabinesinde kesinlikle kendisine bir yer bulabilecekti. İlerleyen yıllarda Mackinder, tıpkı daha önce serbest ticaret emperyalizmine yaptığı katkılar gibi, gümrük emperyalizmi için gerekli teorik zemini hazırlamak için çalıştı. 

Mackinder’i gümrük reformunu savunur hale getiren aslında, böyle bir program olmadan İmparatorluğun çözülmeye başlayacağı korkusunun hızla yayılmasıydı. Oxford Coğrafyacısı, henüz serbest ticaret emperyalizmini savunduğu dönemde bile İmparatorluğun İngilizlerin yaşamlarını sürdürebilmeleri için hayatî bir öneme sahip olduğunu bilmekteydi. “İngiliz İmparatorluğu’nun başkenti” diyordu Mackinder 1902 yılında, “tüm idarî ve finansal faaliyetlerin neredeyse tamamının döndüğü yer” ve “gittikçe yoksullaşıyor” ve fakat bu durum tamamen “imparatorluk kuralları böyle olduğu için.” “Böyle bir fakirleşme kesinlikle haksızlık olmaz” diye ekliyordu, “zira ihracatın neredeyse yarısı, yüklemelerin çoğu ve kârlar tabii ki, hepsi Londra üzerinden dönmesine rağmen, Londra’ya en ufak bir pay bırakmadan ayrılıyor buradan.” Ve buna İngiliz ticaret dengesi deniyor.[16] 

Mackinder, vergi reformunun akademideki tek sözcüsü değildi. Birmingham Üniversitesi’nden W. J. Ashley ve William Cunningham gibi iktisat tarihçileri enerjilerini bu kampanya için harcıyorlar ve her ikisi de Mackinder’e nazaran daha ciddî fikirler öne sürüyorlardı. Asley, kendisinin de takipçisi olduğu[17] Alman tarihsel okulunun örneklerinden yola çıkarak korumacılığı savunuyordu. Cunningham tartışmalarda canı gönülden bağlı olduğu Birlik Partisi’nin [Unionist Party] söylemlerini kullanıyordu, fakat kullandığı söylemin ardında, konumunu yasladığı muhafazakârlığın kavramlarından olan organik bir millî topluluk düşüncesi yatıyordu ki bu da kavramsal olarak kökenini Tudor ve Stuart paternalizmi ve merkantilizminde buluyordu.[18] Aslında Mackinder de savlarını merkantilist bir temele dayandırıyordu ve fakat Cunningham’ın geleneksel reçeteleriyle kıyaslandığında onun yazılarındaki vurgu daha çok yirminci yüzyıldaki yeni dünyada, İngiliz gücünün nasıl daha fazla büyütülebileceği üzerine odaklanıyordu.  Mackinder’in 1906 yılında kaleme aldığı Sermaye-Gücü ve İnsan-Gücü: Vergi Reformunun İstatistikleri Yerine Temel Prensiplerinin Belirlenmesi başlıklı makalesinde, erken on dokuzuncu yüzyıl Alman yeni-merkantilistlerinden ve “millî” iktisatçılarından Friedrich List’in çalışmalarındaki örneklerden açıkça etkilendiği görülmektedir. Mackinder de tıpkı List’in kavramsallaştırdığı gibi “üretici güçlerin”[19] kendileri pahasına ticari faaliyetlerde bulunmalarının, zenginliğin ülkede toplanmasında yetersizliğe sebep olacağını ve bu yüzden de İngiltere’nin fizikî kapasitesinin, kendi ticaretini ve İmparatorluğu’nu koruyabilmek amacıyla birikim sağlamaya yönelik kullanılması gerektiğini savunmuştur.

Mackinder’in gümrük kampanyasına katkıları, kampanyaya güçlü bir söylemin kazandırılması ve tıpkı on yedinci yüzyıl merkantilistleri gibi her bir yazısında eksiksiz formüllere benzer önerilerde bulunmuş olmasıdır. Mackinder ayrıca merkantilistlerin güç kullanımı anlayışlarını da döneme uygun olarak uyarlamıştır. Sermaye-Gücü ve İnsan-Gücü makalesinin henüz ilk sayfasında “daha fazla tehlike yaratan şey, gümrükler üzerine hâlâ düşünülmüyor olmasıdır” demiştir. Mackinder, İngiltere tarihinden örnekler vererek “gücün” tıpkı savaş zamanlarında olduğu gibi barış zamanlarında da ne kadar etkin olduğunu gösterdikten sonra, uluslar arası ilişkilerde “gücün kullanımını ciddiye almak zorundayız, çünkü bu ‘ciddiyet’ millî hayatın normal ve barışçıl bir işlevi olarak toplumun güvenliğini muntazam bir şekilde sağlayacak ve beklenmedik bir savaş durumuna karşı toplumu çoktan hazırlıklı kılacaktır” demektedir. Muğlak bir millî şeref ve şan için değil, gücün toplumsal bir gereksinim dolayısıyla kullanılması gerektiğini bu geçmiş dönemlerin ortaya koyduğunu şu şekilde belirtmektedir: “Sahip olduğumuz gücümüz neredeyse hemen her durumda ticarî pazarımızın temellerini kurmak ve onu korumak için uygulanmıştır ve buna devam etmememiz durumunda ise yıllık milyonlarca poundu bulan harcamalarımız boşa gidecektir.” “İngiliz gücü, örneğin, Lancashire pamuk sanayisini korumak için kullanılmış ve bu sayede, kendi işçi sınıfımızın sürekliliği için hayati derecede önem taşıyan çıkarlarımız korunabilmiştir.” Güç, ticaret, ücretler ve istihdam, bunların hepsi aynı çemberin yaylarıdır ve bu çemberi tamamlayabilmek için bahsedilen yayların tamamı aynı ölçüde gereklidir. Mackinder, “büyük bir ticaret geliştirebilmek için daha fazla güce gereksinim duymaktayız” iddiasında bulunmuştur. “Yalnızca büyük bir ticaret daha fazla ücret sağlayabilir ve büyük ve etkin bir nüfusun gelişmesine yardımcı olabilir. Büyük ve etkin bir nüfus ise büyük gücün biricik üretken kaynağıdır.”[20]

Bir Liberal-Emperyalist olarak Mackinder, gittikçe kozmopolitleşen bir dünyada İngiliz finansal yapılarının üstünlüğünü, bu yapılar ancak İngiliz sanayisinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyorlarsa anlamlı bulur. Merkantilist düşüncenin bakış açısından uyarladığı sanayinin, pazarların, ücretlerin ve büyük bir nüfusun gücün sonsuz kaynakları olduklarını belirtir. Peki, Mackinder’in düşüncelerini değiştiren ne olmuştu? Biliyoruz ki, Gruptakiler, Almanya ile hesap görülecek günün yaklaştığından ve böyle bir gün için Almanların durmaksızın hazırlandıklarından bahsetmekteydiler.[21] Mackinder, yirminci yüzyıl dünyasının on dokuzuncu yüzyıl dünyası kadar barışçıl olmayacağına iyiden iyiye ikna olmuş görünmektedir. O dönem için Almanlar demek, İngilizlerin sanayi hegemonyalarının günden güne kırılması anlamını taşımaktaydı. İngiliz sermayesinin, Almanların silahlanmasına karşı olmalarında ne gibi bir fayda vardı? Bir millet, hayatını yabancı yatırımlara ya da komisyoncuların verdikleri paylara bağlayıp üretim silahlarının gücünden mahrum kalarak, iyi eğitilmiş ve iyi donanım edinmiş bir başka millet karşısında kendisini gerektiği gibi savunabilir miydi? Alman jeopolitiğinin temellerini de oluşturan ünlü makalesi “Tarihin Coğrafî Kalbi”, korumacılığı savunmaya başlamasından kısa bir süre sonra kaleme alınacaktır.[22] Bu makalesinde Mackinder, gücünü ordularından ve sanayisinden alan kara-merkezli büyük bir gücün oluşturabileceği tehlikeyi göstermeye çalışır; bu tehdit, en önemli kazanımlarını barışçıl ticari faaliyetlerden sağlayan bir deniz gücünü, kara merkezinin çevresine mahkûm edecektir. Böyle bir gelişme henüz ortaya çıkmamasına rağmen, Mackinder’in makaleyi kaleme alırken arzu ettiği şey böyle bir tehlikenin her zaman oluşabileceğini göstermekti. Büyük Britanya kendisini, Almanya’ya karşı eğer başarılı bir şekilde savunmak istiyorsa Mackinder’e göre İmparatorluk yapılarının dönüştürülmesi gerekmekteydi.

Mackinder, yeni yüzyılın getirip önlerine bıraktığı yeni şartlar altında merkantilist nüfusçu teorinin doğruluğunun ortaya çıktığını düşünüyordu. O da tıpkı diğer serbest ticaret savunucuları gibi sermaye-gücüne yani “satın alma gücüne” çok fazla güvenmiş olduğunu ve insan-gücüne yani “yapabilme gücümüze” çok az değer vermiş olduğunu düşünmeye başlamıştı. Mackinder, yabancı bir ülkede fabrika kuran bir İngiliz kapitalistini örnek olarak vererek, onun, fabrikasını çalıştırabilmek adına ne kadar yüksek vergiler vermek zorunda olduğuna sözü getirir. Serbest ticaret ekonomistlerince böyle bir yatırımdan elde edilen kârlar, faiz gelirleri ve temettüler millî bir kazanç olarak hesaba katılır. Aslında bunlar birer millî kayıptır. Yabancı bir ülkeden yatırım yapan kapitalistin istihdam sağladığı işçiler, aslında yatırım yapılan ülkenin ordusu için asker beslemek anlamına gelmektedir ve kapitalistin kazancından sağlanan vergilerle oranın ordusu doğrudan desteklenmiş olmaktadır. Bu şekildeki deniz aşırı yatırımlarını Mackinder daha önceleri “fikirlerin ve diğer ülkelerin emeklerinin” ilerleme sürecindeki paylaşımları olarak değerlendirirken, şimdi ticarette karşılaşılan pek çok zarardan bu yatırımları sorumlu tutmuş ve işsiz kalan binlerce İngiliz işçisinin ülke dışına göç etmek zorunda kalmalarını bu sebebe bağlamıştır. Mackinder, dış göçün İngiliz gücüne büyük bir darbe olduğunu düşünmektedir. Gümrük reformunun amaçlarından birini de “Gümrük Reformcuları, İmparatorluğun insan-gücünü artırmayı hedeflemektedir”[23] diyerek belirtmiştir.

Mackinder, daha önce birlikte hareket ettiği Liberal-Emperyalist arkadaşlarının bir imparatorluk ırkı yaratma vurgularını kullanmaktan ise vazgeçmemiştir. Fikir değiştirdikten sonra da, içki kullanımının sınırlandırılması yasasına destek vermiş, çalışan sınıfın daha iyi evlerde barınma imkânına erişmeleri için görüşmelerde bulunmuş ve kamu eğitiminin geliştirilmesi için yeni önerilerde bulunarak, tüm bu beğenilen çalışmalarını Rosebery’nin takipçilerine sunmuştur. Yoksul semtleri, “millî insan-gücümüzün terkedilmiş ve artık kullanılamaz duruma gelmiş artık yığınları” olarak tarif etmiştir. Mackinder hatta “ticari birliğin sağlanmasında temel bir yeri olan” asgari ücret düşüncesini de desteklemiştir ve fakat bu düşünceyi desteklemesindeki asıl amaç “insan-gücünün iktisatlı bir şekilde kullanımına elverecek olmasıdır.” İnsan-gücünün bu şekilde ziyan edilişini “istihdamın intizamsızlığı” olarak niteleyen Mackinder, bu intizamsızlığın grevler, yabancı yatırımcının düşük fiyatla rekabet etme hırsı ya da “işverenlerin başarısızlığı” yüzünden kaynaklandığını belirtmiştir. “Gümrük Reformcularının kendisini dikkate almaları, onu, bir anda emekçilerin safında ve onların ücretlerinin koruyucusu olarak öne çıkartmıştır.” Mackinder, “milletin gerçek gücünün, kendi işçilerinin, kendi düşünürlerinin, kendi savaşçılarının ve kendi annelerinin içinde bulunduğunu”[24] ısrarla belirtmiştir. Mackinder, eğer Büyük Britanya yirminci yüzyılın büyük güçleri arasında cereyan edecek savaşlarda gücünü koruyabilmek istiyorsa, Büyük Britanya’nın doğum oranı hızını artırması gerektiğini savunmuştur.

Mackinder Londra İktisat Okulu Yöneticiliği’nden 1908 yılında istifa ederek, gümrük reformlarıyla ilgilenebilmek için kendisini tamamen politikaya adamıştır. 1909 yılındaki ara seçimde, Hawick bölgesinde yeni partisinin birlikçi ve gümrük reformcusu adayı olarak yarışa katılmış ve fakat bu kez de seçilememiştir. 1910 Ocak genel seçimlerinde ise Glasgow’un Camlachie bölgesinden seçilmeyi başarmıştır. Bölgedeki 434 oyun tamamına yakınını alarak seçildikten sonra, 1910 Kasım genel seçimlerinde de 26 oy farkla sandalyesini korumayı bilmiştir. Parti merkezine iletilen raporlarda ikna edici ve başarılı bir çalışma yürüttüğü ayrıca bildirilmiştir. 1922 genel seçimlerinden yenilgiye uğradıkları döneme kadar da görevini sürdürmüştür.

Mackinder, 1919 yılında Demokratik İdealler ve Gerçekler başlığını taşıyan ve hem serbest ticaretin hem de gümrük emperyalizminin özlerinin ne olduğunu ve onların özleri gereği nasıl aynı olduklarını gösteren çalışmasını yayımlamıştır. Tüm siyasal yapıların emperyalist olanlarını “düzen kurucular”; ve onların rakipleri konumundaki kozmopolit Liberalleri –imparatorluk karşıtı ‘Cobden’ciler[25]- ise “idealistler” olarak tasnif etmiştir. Düzen kurucular arasında, Mackinder “üç onurlu sese” yer verir: “verimlilik” çağrısında bulunan Lord Rosebery; “iktisadi koruma”yı yüksek sesle dillendiren Joseph Chamberlain; ve son yıllarını ordunun eğitimi kampanyasına adamış olan Lord Roberts. Mackinder, bu üç önemli kişiyi adeta yas tutarcasına anar ve onların kendilerine danışılabilinecek “akil adamlar olmalarına rağmen seslerini duyuramadıklarını”[26] belirtir. İdealistlerin ise “tüm yapıya karşı faydasız bir başkaldırı içerisinde olan enternasyonalistler [uluslararasıcılar]” olduklarını söylerken diğer yandan düzen kurucuların vatansever ve milliyetçi kişiler olduklarını belirtir. Mackinder’e bakılırsa düzen kurucunun temel öğretisi, demokrasinin tam zıt kutbunda bulunmaktadır; “düzen kurucunun üstün kuralı ve kör verimlilik”, “demokratik idealizmin Nemesis’idir.[27]” Hobbes geleneği içerisinde düzen kurucu, “insanlar Devlet için yaratılmışlardır” düşüncesindedir ve “devletin insanları onun aygıtlarıdır” düşüncesini benimsemeye yatkındır. “Demokrat, insanların haklarına odaklanırken”, düzen kurucu “insanlardan devlet içerisinde nasıl faydalanacağını düşünür” ve “ordu-devlet” tarzı bir yaklaşımla düzen devletini idealleştirir. Böyle bir öğreti, düzen kurucunun millî toplum içerisinde insanların toplam refahını göz ardı ettiği anlamını taşımaz. “Tam tersi” diye ekler Mackinder “düzen kurucu, toplumu, insan-gücünün en verimli koşullarda sürekliliğini sağladığı yer olarak değerlendirir.” Bu durum içerisinde de düzen kurucu “ister kapitalist olsun ister militarist, ileri görüşlü olmak zorundadır.”[28]

Mackinder’in inandığı gibi eğer demokrasi ve emperyalizm birbirleriyle tamamen zıt ilkelere dayanıyorlarsa, İngiltere’de hangisi hüküm sürmelidir? Bu sorunun beraberinde getirdiği sorun, doğal olarak İngiliz siyasal hayatının en önemli konularından birini oluşturmuştur. Mackinder, mevcut uluslar arası iktisadi sistem içerisinde “demokrasilerin, imparatorlukları ilhak olmak zorunda bırakacakları”[29] görüşündeydi. Bu gelişmeler, İngilizlerin tarih içerisindeki özgürlüklerinin sonu mu olacaktı? Oxford Coğrafyacısı 1902 yılında, İngiliz demokrasisi ve emperyalizminin işbirliği içerisinde olmalarının zorunluluğunu “araya giren okyanus”la[30] açıklamaktaydı. 1924 yılına gelindiğinde ise, coğrafyanın, emperyal bir İngiltere’nin demokrasi ile işbirliğine nasıl müsait olduğunu açıklamıştır: “İmparatorluğun tropik kısımlarıyla Avrupa adasının birbirinden ayrı oluşları her ne kadar askerî bir bakış açısından zayıflık kaynağı olarak görülebilecekse de, bu ayrılık aynı zamanda büyük bir fırsat olarak da düşünülebilir. Bir yanda müstemlekelerdeki emperyal kurallar, [İngiltere]’deki özgürlük söylemleriyle yozlaştırılmamış olacak ve diğer yandan da bu kuralları tatbik edenlerin, nesiller geçtikten sonra oradan ayrılmaları gerektiğinde açmış oldukları okulları ve evleri orada adalet ve vasiliğin ruhu ile özgürce kalmayı sürdürebilecektir.”[31]

Mackinder 1919 yılında, Lloyd George yönetimindeki Koalisyon Hükümeti tarafından Güney Rusya İngiliz Yüksek Komiseri olarak bundan on beş yıl önce jeopolitik makalelerinde anlattığı “kalpgâh”a dâhil olan bölgeye atandı. Sovyet hükümetinin geri püskürtülmesinde yaşanılan başarsızlık dönüşünü hızlandırdı ve 1920 yılında yurda döndüğünde hizmetlerinden ötürü onurlandırılıp İmparatorluk Denizcilik Komitesi Başkanı olarak atandı. Mackinder’in son yılları Chamberlain dönemindeki kampanyalarda çizmiş olduğu imparatorluk idealine hizmetle geçti. 1947 yılında ölmeden önce, tıpkı kaygı duyduğu gibi ülkesinin Almanlara karşı giriştiği iki savaşa şahitlik etti. Aynı zamanda, serbest ticaret emperyalizminin artık son devresinin yaşandığını ve İngiltere’nin, kendisinin yaklaşık kırk yıl önce uyarladığı korumacı politikalara geçtiğini gördü. 


[1] Bknz. Robert Strausz-Hupé, Geopolitics: The Struggle for Space and Power (New York, 1942), 53–9, 141–8, 154–9, 249–52.

[2] Mackinder’in hayatı ile ilgili daha ayrıntılı bilgiler için, bknz. E. W. Gilbert,”The Right Honourable Sir Halford J. Mackinder, P. C., 1861-1947,” Geographical Journal, CX, Ocak, 1948, 94 vd.; ve aynı yazarın “Seven Lamps of Geopgraphy: An Appreciation of the Teaching of Sir Halford J. Mackinder,” Geography, XXXIV, Mart, 1951, 21-43.

[3] Bknz. Beatrice Webb, Our Partnership (New York, 1948), 104-5

[4] Rosebery, Miscellanies: Literary and Historical (Londra, 1921), II, 250.

[5] Zollverein ya da Alman Gümrükleri Birliği, dönemin Alman devletleri tarafından gümrükleri ve sınırları içerisindeki iktisadi politikalarını belirlemek için oluşturulmuştu. 1818 yılında kurulduğunda, birliğin ilk yapısı, çeşitli Prusya ve Hohenzollern topraklarının iktisadi bağlarla birbirlerine bağlanmasından müteşekkildi ve Prusya’nın yönetici ailesi olan Hohenzollern ailesinin birbirleriyle komşuluk ilişkisi olmayan topraklarında iktisadî birlik sözleşmesinin uygulamaya konulmasını garanti etmekteydi. Birlik, 1829’den 1866’ya kadar pek çok Alman devletçiğini de içine alacak şekilde sürekli genişledi. Avusturya, yüksek korumacı sanayisi yüzünden birlik dışında bırakıldı ve bu iktisadi dışlama, Merkez Avrupa’da hâkimiyet kurma çatışmasına girişmiş olan Avusturya ve Prusya arasında özellikle 1850 ve 1860lar boyunca yoğun rekabet yaşanmasına yol açmıştı. 1868 yılında Kuzey Alman Konfederasyonu’nun kurulmasıyla birlikte, Zollverein yaklaşık olan 425.000 kilometre karelik bir alana ulaşarak, Alman olmayan İsveç ve Lüksemburg gibi de ülkelerle iktisadi anlaşmaların imzalanmasını sağlamıştır.

Hohenzollern topraklarında iktisadî bütünlüğün sağlanmasının dışında, Gümrükler Birliği’nin asıl amacı Alman yapımı ürünler için milli bir Pazar yaratma gayreti ve üye ülkeler arasında iktisadi ve ticari birlikteliğin kurularak mali bakımdan bütünleşmenin de sağlanması olarak gösterilebilir. Birlik, üye ülkeler arasında ve içlerinde ticareti canlandıracak teşvikler ve diğer uygulamalara giderken, üye olmayan ülkelere karşı korumacı uygulamalara giderek iç pazarın öncelikli olarak millî ürünlerle donatılmasını amaçlamıştır. 

[6] The Times, 24 Ocak 1900, 7 b, c. Mackinder bu noktada fikir birliği içerisindedir; onun İngiltere ve İngiliz Denizleri çalışmasıyla karşılaştırınız (New York, 1902), 346.

[7] Mackinder, “Büyük Ticaret Yolları,” Journal of the Institute of Bankers, Mart, 1900, 154–5; Mayıs, 1900, 271. Ayrıca bknz. İngiltere ve İngiliz Denizleri, 343 vd.

[8] Boer Savaşı, İngiltere’nin Napolyon Savaşları ile I. Dünya Savaşı arasında girdiği en büyük ve en pahalı savaş olarak bilinmektedir.

Boer, Güney Afrika’da Hollanda aslından türemiş sömürgecilere verilen addır. Hollandalıların 1652’de Kap'ta yerleşmelerinden sonra meydana gelen bu topluluk, 1795 yılına kadar Hollandalılar tarafından idare edilmiş, 1806 yılında İngilizlerin eline geçmiştir. Fakat Boer'lar ile İngilizler arasında devamlı anlaşmazlık olmuş, bu anlaşmazlıklar, 1834 yılında İngilizlerin esirliğin kaldırıldığını ilân etmeleri üzerine daha da artmıştır. Bu tarihten başlayarak kitle halinde büyük göçler başlamış, bu göç edenler kuzeyde ve doğuda Natal, Transvaal, Orenje adlarında üç bağımsız Boer Cumhuriyeti kurmuşlardır. Fakat İngilizler Natal’i 1843’te, Orenje ve Transvaal’ı 1899–1902 Boer Savaşı (Güney Afrika Savaşı) sırasında ellerine geçirmişlerdir.

Savaş, İngilizlerin Güney Afrika’daki garnizonlarını takviye etmeleri üzerine Boerların bir ültimatom vermesiyle başladı. Bunalıma, Güney Afrika Cumhurbaşkanı Paul Kruger’in Witwatersrand maden bölgelerinde yaşayan “uitlander”lere (çoğunluğunu İngilizlerin oluşturduğu, Felemenk asıllı olmayan yabancılar) siyasi haklarını vermeyi reddetmesi ve İngiliz Yüksek Komiseri Alfred Milner’la İngiltere Sömürgeler Bakanı Joseph Chamberlain’in bu uygulama karşısında saldırgan bir tutum benimsemeleri yol açtı. Savaşın bir başka temel nedeni, başta İngiliz para sistemi olmak üzere dünya para sisteminin gitgide altına daha bağımlı duruma geldiği bir sırada, Transvaal’daki dünyanın en büyük altın madeni işletmesinin İngilizlerin doğrudan denetimi dışında kalmasıydı.

Savaşın ilk aşamasında, Güney Afrika’daki İngilizler hazırlıksız ve askeri bakımdan zayıftı. Boer orduları bir yandan Transvaal’dan Natal üzerine, bir yandan da Oranj Bağımsız Devleti’nden Kap’ın kuzeyine doğru, iki cepheden saldırıya geçtiler. Bu arada Kap Kolonisi'nin kuzey kesimi İngilizlere karşı ayaklandı ve Boer kuvvetlerine katıldı. Boerlar Kara Hafta sırasında (10-15 Aralık 1899) bir dizi önemli çarpışmada İngilizleri yenilgiye uğratıp Ladysmith, Mafeking ve Kimberley gibi önemli kentleri kuşattılar. Ama çok sayıda İngiliz takviye birliğinin Güney Afrika’ya ayak basmasının ardından savaşın gidişi Boerların aleyhine dönmeye başladı. Bununla birlikte Boerlar, Ladysmith kuşatmasının kırılmasından önce Spion Kop Çarpışması’nda İngilizleri bir kez daha yenilgiye uğrattılar (Ocak 1900).

Savaşın ikinci aşamasında, Lord Kitchener ve Roberts 1 Kontu Frederick Sleigh Roberts komutasındaki İngiliz birlikleri kuşatma altındaki kentleri kurtardılar, Boer ordularını yenilgiye uğratarak hızla demiryolu hatlarına doğru ilerlediler. İngilizlerin Şubat 1900'de Blomfontein’i, mayıs ve haziranda da Johannesburg’la Pretoria’yı işgal etmesi üzerine Cumhurbaşkanı Kruger Transvaal’dan ayrılarak Avrupa'ya gitti. Ama Kruger’in Güney Afrika'dan ayrılışıyla savaş sona ermedi ve 1900'ün sonlarında en şiddetli evresine girdi. Christiaan Rudolf de Wet ve Jacobus Hercules De la Rey gibi yetenekli komutanların önderliğindeki Boer komandoları 15 ay boyunca İngiliz askeri üslerine ve ulaşım hatlarına karşı saldırılar düzenlediler. İngilizler Transvaal’ın ve Orange Irmağı Kolonisi adıyla ilhak ettikleri Oranj Bağımsız Devleti'nin kırsal kesimlerinin denetimleri altına alamadılar.

Boer saldırılarını durdurabilmek için demiryollarının çevresine dikenli teller ördürerek hat boyunca gözetleme kuleleri inşa ettiren Kitchener bu önlemlerden sonuç alamayınca Boer yerleşimlerini yakıp yıkarak misillemeye geçti. Boerların ve Afrikalıların çiftlikleri ayrım gözetmeksizin yakılıp yıkıldı, kırsal kesimde yaşayan Boerlar yakalanarak toplama kamplarına kapatıldı. Kamplarda tutulan Boer kadın ve çocuklarının yaşam koşulları uluslararası düzeyde büyük tepki uyandırdı. Kötü yönetilen ve sağlık koşullarına özen gösterilmeyen kamplarda yirmi bini aşkın insan öldü. Ama bu sırada saldırılarını sürdüren Boer komandolarının çoğu Kap Kolonisi'nin içlerine kadar girmeyi başardı, General Jan Smuts komutasındaki birlikler Cape Town sınırları içinde 80 km kadar ilerledi. Bununla birlikte Kitchener’ın sert ve amansız yöntemleri karşısında kesin bir zafer kazanamadı. Boerlar Mart 1901’de İngilizlerden barış talebinde bulundularsa da bu öneri sonuç vermedi. Sonunda, Mayıs 1902'deki Vereeniging Barışı’yla Boerlar bağımsızlıklarını yitirdiler. 

[9] The Times, 17 Temmuz 1901, 7 c, d.

[10] Sidney Webb, “Lord Rosebery’nin Houndsditch’ten Kaçışı”, On dokuzuncu Yüzyıl, CCXCV, Eylül, 1901.

[11] Ortak Etkinlilik Grubu için , bknz. H. G. Wells, Experiment in Autobiography (New York, 1934), 650–7. Ayrıca bknz. L. S. Amery, My Political Life (Londra, 1953), I, 223–31.

[12] The Apologia of an Imperialist (Londra, 1929), I, 65–6. Göndermeler, 1940–5 yılları arasında Churchill Hükümetinde Savaş Bakanlığı yapmış olan Leopold Amery’ye ve National Review’in Almanlardan korkan editörü Loeopold Maxse’yedir.

[13] Amery, My Political Life (Londra, 1953), 224.

[14] A.g.e., 238-9.

[15] A.g.e., 224.

[16] İngiltere ve İngiliz Denizleri, 352, 346, 348. Ayrıca, Mackinder’in “kendimizi dünyanın en büyük imparatorlukları arasında tutabilmemiz için emperyal birliğimizi sağlamalıyız” yönündeki açıklamaları için kendisinin bknz. Modern İngiliz Devleti (Londra, 1914), 252–65.

[17] Ashley, The Progress of the German Working Classes in the Last Quarter of a Century (Londra, 1904) ve The Tariff Problem (Londra, 1903); ayrıca B. Semmel, “Sir William Ashley as ‘Socialist of the Chair,’ ” Economica, Ekim, 1957.

[18] Cunningham, The Case Against Free Trade (Londra, 1911) ve The Rise and Decline of the Free Trade Movement (Cambridge, 1905).

[19] List, National System of Political Economy (Philadelphia, 1856), 208–9, 241, 341.

[20] Londra, 1906, 1, 5, 7, 14.

[21] H. G. Wells, The New Machiavelli (Londra, 1911), 353; ayrıca kendisine ait Autobiography, 653.

[22] Geographical Journal, XXIII, Nisan, 1904.

[23] Sermaye-Gücü ve İnsan-Gücü, 21.

[24] A.g.e., 21-4; ayrıca kendisinin “Millî ve Emperyal Gücün Bir Göstergesi Olarak İnsan-Gücü,” National Review, XLV, Mart, 1905, 142-3.

[25] Richard Cobden, İngiliz iktisatçı ve siyaset adamı. Israrla serbest ticareti savunmuş ve 1846 yılında buğday üzerindeki korumacı kanunların kaldırılmasını sağlamıştır. Ayrıca, 1860lı yıllarda Fransa ve İngiltere arasındaki gümrük duvarlarının neredeyse sıfır noktasına çekilmesini sağlamış ve iki ülkenin birbirlerinin mamullerine karşı uyguladıkları korumacı politikaları tamamen ortadan kalkmasına ön ayak olmuştur. Bu yüzden adı serbest ticaret ile özdeşleşmiş ve İngiltere’de serbest ticaret savunuculuğu yapanlar Cobdenciler olarak adlandırılmışlardır.

[26] Londra, 1919, 31–2

[27] Adaleti sağlamak için intikam almayı savunan merhametsiz bir tanrıçadır.

(Yunanca: Νέμεσις), Yunan mitolojisinde, aşırı gurur ve enaniyete düşenleri cezalandıran tanrıçadır. İnanışa göre o; kinci, yapılan hata veya kötülüğün karşılığını getiren, kaderin vücut bulmuş hali, merhametsiz bir tanrıçadır.

[28] A.g.e., 9–21

[29] İngiltere ve İngiliz Denizleri, 342.

[30] A.g.e., 349 

[31] Mackinder, Dünya Savaşı ve Sonrası (Londra, 1924), 266.